Yazı Boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Muhammet Ali Sarı
horonaga@hotmail.com
ROMEİKA REZİLLİĞİ
17 Nisan 2010 Cumartesi Saat 17:52

ROMEİKA REZİLLİĞİ

3 kişi düşünün. Para birleştirip bir radyo almaya gidiyorlar. Radyo 30 lira. Hepsi 10'ar lira koyup radyoyu alıp gidiyor. Fakat sonra tezgâhtar radyonun indirime girdiğini ve 25 liraya düştüğünü hatırlıyor ve çırağına 5 lira verip, gidip para üstünü iade etmesini istiyor. Çırak 5 lirayı 3 kişiye bölüştüremeyeceğini düşünüp 2 lirayı cebine atıyor ve 3 lirayı 3 kişi arasında bölüştürüyor. Böylece radyoyu 9'ar liraya almış oluyorlar.
Şimdi: 9 x 3 = 27
Çırak da cebine 2 lira attı 27 + 2 = 29
Peki geri kalan 1 liraya ne oldu.?

Ne mi oldu? Ben söyleyeyim; Romeika oldu.

Yukarıdaki gibi; yok iken var olduğu düşündürülen, sonra kabul ettirilen, daha sonra da kabul ettirilene bir şablon arama gayretlerinin neticesinde üretilen bir kelime, Romeika… Mazisi; tıpkı gizli öznesinde barındırdığı Pontus Rum Devleti masalı gibi, fiiliyatta hiç kurulmayan, ama teoride neredeyse üzerine efsaneler üretilecek konuma getirilen hayali bir devletin dili: Romeika…

Son zamanlarda, bilhassa helenistik ve mitolojik süslemelerle halkın bilinçaltına işlenen bir Yunan kültürü saygınlığı oluştu. Sadece Anadolu’ya atfedilen mitolojik hikayelerin sinema versiyonlarının yaptığı bilinç tahribatı ve bunu besleyen sanatsal(!) faaliyetlerin, geri dönülmesi çok zor kabullenmeler meydana getirdiği muhakkaktır. “Romeika” da bu sinsi süslemelerden bir tanesidir.

Yazıklar olsun. Batının arşivlerini Ctrl+C – Ctrl+V yapmayı tarihçilik sayan, ve yine uydurma Helenistik masallar üzerine papyonlu tezler üretmeyi erdem sayan zavallılara yazıklar olsun. Batı, tarihimizi yeniden yazıyor. Ve bizler de onların gramerinden yazılanları okuyoruz. Ortada, olmayan bir devletin hikayesi bohçalanıp bize ısmarlanıyor ve biz de Romika adıyla, Kültür Bakanlığı eliyle, içimizdeki vahid-i kıyas yapmak istemediğim bazı saf maşaların gayretleriyle bir belgesel hazırlıyoruz. “Tarihçilerimiz nerede” demiyorum, çünkü ülkenin en büyük tarihçilerinden, hatta tarih hususunda en tepe noktalarda başkanlık yapmış birisi bile çıkıp “bu ülkedeki hiçbir Türk, farklı bir milletten din değiştirip içimize girmiş unsurlardan değildir” diyebiliyor. Yani bir anlamda garibim Osmanlı, 600 yıl boyunca kimsenin gönlüne girememiş. Dolayısıyla tarihçilerden medet ummak gibi bir yanlış içine girmeyeceğim. Sorun daha büyük.

Romeika belgeselini ne kadarınız izlediniz bilmiyorum ama izleyince içinizde çiçekler açacak, gaipten kuzu ve kuş sesleri duyacak, kendinizi bulutlar üzerinde hissedeceksiniz. Hatta şunu da söyleyebilirim: Rum olmak isteyeceksiniz. Acaba Rum muyum diye kendinize soracak ve biraz daha mayışırsanız emin olun ilk fırsatta bir Yunan görür görmez koluna girip “canım kardaşım” diyeceksiniz. Çizgiler, renkler, ışık ve belgeselin akışı o kadar profesyonelce hazırlanmış ki, etkilenmemek mümkün değil. Psikolojinin bütün öğeleri marifetle dizayn edilmiş. Evet, bu belgesel Kültür Bakanlığı imzasını taşıyor. İnsanın infilak edesi geliyor. Bu kadar ferasetsizlik olmaz.

Yapılmaya çalışılan şeyin ucunun nerelere gidebileceği hiç mi düşünülemedi? Bundan 50 sene önce Kürt meselesi neredeydi. Davalarını Batı’nın parlamentolarından bir bir geçiren Ermeniler’in nüfusu Yunanistan kadar bile yokken, Yunanlılar’ın bu konuda fırsatı değerlendirmeyeceği mi zannediliyor? Yunanistan’da daha düne kadar horladıkları Pontuslular’ı bugün kendi diasporaları için kullanan Yunan güdümündeki hareketlerin perde arkası hiç mi fark edilmiyor? Yunanistan’dan buralara; uzaklara dalıp “ey gidi manam” diye inleyip gözyaşı döken ve çoktan toprağa karışmış nenelerinin hissettiklerini hissetme imkânı olmayan yeni nesillerin ne amaçla gelebileceklerini, geldiklerinde neleri gözlerine kestirebileceklerini, nelere yönlendirilebileceklerini tahmin etmek çok mu zor* Keşke her şey halkların kardeşliği masalı kadar masum olabilse.

Millet olarak savaşı, hala daha er meydanında zannediyor oluşumuzdan dolayıdır ki, garabet bir nesil çıktı ortaya. İçimizi yakıp yıkıyorlar. Bizi biz yapan her şeyi…  İleride; geçmişinden bihaber bu nesil, bu hızla giderse geleceğimize ot tıkayacak unsurlarla kol kola verip bu diasporaların hedeflediği dönüşümü masrafsız hale getireceğe benziyor.

Ne acıdır ki, son zamanlarda Karadeniz’in kimliği ile alakalı öğelerin Yunan vatandaşları tarafından temsil edilmesi ya da seslendirilmesi, bunu duyan hemşerilerimizin de bu sese eşlik etme saflığını göstermesi ile gelişen bir kardeşlik(!) ortamının oluşması, birilerinin ekmeğine ciddi manada yağ sürmektedir. Unutulmamalıdır ki, bir zamanlar bu topraklarda farklı halklarla beraber yaşarken de benzer fitneler koparılmış, aynı sesle coşan insanlara daha sonraları farklı sesler dinletilmiştir.

Meselenin ferde bakan tarafı masumane gözükebilir ama perde arkasındaki beklentiler maalesef diasporaları beslemektedir.

Onlar çalıyor, bizler ise sadece oynuyoruz. Bugün Avrupa’da, 300’ün üzerine Pontus derneği faaliyet gösteriyor ve yaşadıkları coğrafya ile kan uyuşmazlığı göstermesine rağmen, gerek folkloru(!) gerekse enstrümanlarıyla(!) bin küsur kilometre öteden Karadeniz’i temsil etme küstahlığını gösterebilmektedirler. (Eurovision’daki yapılacak olan temsilleri ise bizim adımıza büyük bir ayıptır.) Bir zamanlar mübadil olarak gittikleri topraklardaki hor görülmüşlüklerini ve şimdilerde diaspora hesabına kullanılmışlıklarını hesaba katmadan diasporaya alet olan ve iki gıygıyla ara ara bizim uşakları da yanlarına katanların karşısında konunun muhataplarının sessizliği ve sözsüzlüğü gerçekten acı bir durumdur.

Özellikle bu hususta halk arasındaki yapılan en büyük yanılgı üzerinde bir kaç cümle sarf etmekte yarar var. Karadeniz’de; bilinen 4000 yıllık bir tarihin Rum kimliğine ipotek edilmesi gibi yanlış bir refleks hâkim. Günlük hayatta konuşulan eski bazı kelimelerin, köy adlarının (sonuna "us" ya da "os" alması kelimenin Rum kaynaklı olduğunu göstermez) ya da geçmişe ait bilinen ya da bilinmeyen bütün hususların tümden bohçalanıp Rum kimliğine havale edilmesi gibi bir yanılgı ile karşı karşıyayız. Gençlerin çoğu 1900 öncesinden habersiz. Hem Karadenizli olmanın verdiği asil bir duruş var, hem de kendi tarihine ve de dolayısıyla kendi öz kimliğine karşı bir temkinli duruş var. Sormak lazım; 100 sene önce hadi Rumlar vardı diyelim, peki sen neredeydin?

Sadece Yunanlı Xenephon’un kendi seyahati içinde Trabzon'da tanık olduğu halk adedi yirmiyi aşmaktadır. Ve Xenephon'un, bu halklarla diyalog kuracağı zaman tercüman kullanmak zorunda kaldığı kayıtlarda geçmektedir. Bu; 2400 yıl önceki sayı idi. Öncesinde ve sonrasındaki adet, diğer kaynaklarda olan ve olmayanlarla beraber 100’ü geçmektedir. Plinius’un, Timosthenes’i referans olarak göstererek aktardığı bir rivayete göre; Kolkha ülkesindeki sahil kenti Dioskuria [Sokhumi], o zamanlarda, farklı diller konuşan 300 ayrı kabilenin uğrak yeriydi ve buradaki tüccarlar, ticari faaliyetlerini yürütebilmek için kadrolarında, 130 kişilik bir çevirmen kadrosu bulundururlardı [Rackham, H. (1942)].

Aynı zamanda Doğu Karadeniz bölgesi, Kafkas göç yolu üzerindeki, kamufle özelliği sebebiyle en güvenli hat idi. Doğu Karadeniz tarih boyunca Kafkaslardan batıya yaşanan göçler sebebiyle serpintili bir şekilde yerleşim yeri olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla bu bölgede tarih boyunca iz bırakmış 3-5 çeşit halktan bahsetmek imkânsızdır. Ama maalesef bu karmaşık tarih birileri tarafından bütün karmaşasına rağmen realize(!) edilip, Rum kimliğine ipotek edilmektedir. Bizimkiler de seyretmektedir.

Öncelikle geride bıraktığımız yüzyılların geçerli akçesinin güç olduğunu bilmekte yarar var. Yani günümüzde sözde ilmi prensiplerle tahlil edildiği gibi her şey küsuratsız ve kuralına göre gelişmiyordu. Küçük veya zayıf olanın zamanla ya yok olduğu ya da yok edildiği bir ortamda tek seçenek büyük olana tâbi olmaktı. Buna, semavi dinlerin güçlü bağlayıcılığı ve otoritesi de eklenince, ortak değerlerin bir merkez etrafında yoğunlaşmasıyla beraber sadeleşme süreci başlamış oluyordu.

Bu bağlamda, çoğu tarihçinin bildiği bir husus var ki o da; Rum Ortodoksluğu’nda; papazların "incilin dili dışında konuşulan her kelime küfürdür" fetvasıyla dikte edilen “Rumca haricinde konuşulan her kelime sana günah olarak yazılır” telkini meselesi... Ki bu telkin hala daha İslami versiyonu ile günümüzde kullanılmaktadır. Hal böyle olunca ve de din, devletin omurgası vazifesini görürken, Hıristiyanlığı kabul eden halkların (Buna Türkler de Lazlar da dahil) bu telkin karşısında aksi tavır göstermesi düşünülemezdi. Mevcut konjektürde hangi millet olursa olsun Hıristiyanlıkla beraber Rumluğu da kabul etmesi kaçınılmaz hale geliyordu. Yakın zaman Osmanlı dönemine ait tapu tahrir kayıtlarında de mübadele öncesi Of ve Sürmene’de yüzlerce Hıristiyan Laz ailelerden bahsedilmektedir. Ve ne yazıktır ki mübadele ile yurtlarını değiştiren Karadenizlilerin tamamına yakınının Helen kimliği ile uzaktan yakından alakası yoktu. Sadece Ortodoks Hıristiyan idiler.

Yine başa dönüyorum: Bu Pontus Rum Devleti denen saçmalığa ilmi izah getirmek, siyahı beyaz diye formulize etmek gibi anlamsız. İddia edilen bu devletin, zannedildiği gibi bundan yüzyıllar önce değil, geride bıraktığımız son yüzyıl içerisinde sadece teorik olarak kurulduğunu bilmekte fayda var. Romeika ifadesi de bunun bir parçasıdır. Elbetteki bölgede birileri temsilci pozisyonunda kimlik kazanmış. Fakat mesele bahsedildiği ölçüde şaşaalı bir konjüktür arz etmemiştir. İddialar tamamen diaspora gereği önümüze konulan ve de bize tekrar ettirilen hikayelerden ibaret. Maalesef tarihimiz sahipsiz kalınca ve bir kısmı itibariyle de yağmalanınca, birileri kendine göre kesip biçip, üzerimize kendilerince bir milli elbise giydirmeye çatıştı ve bunu da kısmen başardı. Birileri "Pontus Rum Devleti" dedi. Biz de "demek öyle!" dedik. Yuttuk. Onlar ısrarla neyimiz var neyimiz yok Helen havuzunda istiflerken, bizimkiler de kompleks yapıp cevap verme adına, her şeyi illa da Türkleştirmek gibi bir acziyet içerisine girdiler. Bir yandan Yunanlılar, daha yeni yeni Anadolu ve bilhassa Karadeniz için sıfırdan bir terminoloji üretip mevcut yer adlarımızı bile kendi lügatlerine göre dizayn ederken, diğer yandan da bizimkiler, araştırma lütfunda bulunmak yerine, örneğin; Trabzon kelimesini bile "Tura bozan" diye iddia edecek kadar komik duruma düştüler. Hatta bunu devlet televizyonunda belgesellere de konu ettiler. Tıpkı kart-kurt hikâyesi gibi...

Buradan haykırıyorum. Anadolu için net bir demografik yapıdan bahsetmek imkânsızdır. Olsa olsa mevcut yapı, karmagrafi adıyla izah edilebilir. Sorarım şimdi; 1000’li yıllarda yeryüzünün en kalabalık 3-4 coğrafyasından birisi olan Anadolu Türklerin eline geçtikten sonra mevcut yerli halklara ne oldu? İçimizdeki at gözlüklüler; ya bunların bir şekilde bizdenleştirildiğini kabul edecekler, ya da onlara kıyıp yok ettiğimiz gibi bir saçmalığı kabullenecekler. Sorun zaten, büyük oranda bu cahillerin kişnemelerinden kaynaklanmaktadır.

Anadolu hiçbir zaman boş değil idi. Ve de bilindiğinin aksine, Türkler Anadolu’ya Malazgirt’ten değil, Karadeniz’den girmiştir. İran’ın berisinde Oğuz beklerken, kuzeyden Kımmerler, Sakalar, Kumanlar, Akhunlar, Sabirler, Hazarlar, Karluklar, Çepniler, Peçenekler ve Bulgar Türk boyları çoktan Anadolu’ya girmişlerdi. Anadolu’ya girdiklerinde, bu zeki millet kendilerine o an için ulaşmış olan en makul dini, yani Hıristiyanlığı benimsemiş hatta bu konuda bazı yerlerde önder durumuna gelmişlerdir. Tıpkı Solaklı Boğazı gibi. (Hz. Ömer döneminde Doğu Roma İmparatorluğu’ndan istenilen dini elçiler, o günün en iyi Hıristiyan din adamlarının yetiştiği Of Boğazı’ndan seçilmiştir.)

Bugün eğer Trabzon’da hala daha Rumca konuşan yerler varsa; bu, onların milli değil örfi kimliklerinden kaynaklanmaktadır. Aslı itibari ile Göktürk, Arap, Kürt, Laz, Çerkez, Gürcü ve değişik Türk boylarından olduklarını bilen aileler dahi Rumca bilmekte ya da konuşmakta, fakat bunu bir milli takıntı meselesi yapmamaktadır. Aynı zamanda Rumcanın yoğun olarak konuşulduğu Solaklı boğazına İslam dini, Osmanlı eliyle değil, Rumca diliyle girmiştir.

Geride bıraktığımız son 200 yılı saymazsak, daha önceki yüzyıllarda insanların etnik takıntıları yoktu. Irk kavramı son 200 yılın fitnesidir. Tarihi süreçte milletlerin birbiriyle kaynaşması çok doğal, kabul edilebilir bir durumdu. Aradaki tek fark; istila eden-istila edilen mantığının hakkaniyeti ihlal etmesi meselesi idi. Bu durumun ise mevcut yapı içinde absorbe olması için 1 asır yeterli idi. Ne bahsedilen "A" milleti tamamen A" idi, ne de "B" milleti tamamen "B" milleti idi. Bu yönü ile tarihi bir incelersek, Yunanlılar'ın dahi aslında Yunan olmadığını (ki bu durum çoğu millet için geçerlidir) mevcut konumu itibariyle çok talihsiz bir koordinatta bulunduklarını, tarih boyunca yağmalandıklarını, dağıtıldıklarını, dönüştürüldüklerini göreceğiz. Ama ne hikmetse Karadeniz ile alakalı iki kere iki dört mesabesinde tezlerle karşımıza çıkmaktadırlar.

Bir milleti millet yapan iki önemli husus vardır. Birisi dil, diğeri ise dindir. Din eğer kabul görürse ve sonra da o dil, imanın şartları arasına entegre edilebilirse 257 değil 57 yıl içinde koca bir ulus kurmak çok kolaydır. Diğer bir sebep ise; maalesef dünya tarihi (kendi Türk tarihimiz de dâhil) Doğu değil, Batı eliyle yazıldı. Teorik olarak kazananlar da hep onlar oldu. Onların devlet dediği akşamın sabahına biz de devlet dedik. Bırakın tarihçileri, sadece dil bilimciler Karadeniz'in lehçeleri ve konuşma özellikleri üzerine azıcık analiz yapsalar, Batı'nın uydurma tezlerini altüst edecek sonuçlara varabilirler. Örneğin; Yunanca'da Ö, Ü, C, Ç, I, H. J, Ş sesleri bulunmaz. Peki, Helen kökenli olduğu hususunda ısrar edilen Karadeniz'de, özellikle yukarıdaki harflerden C,Ç,H harflerinin birçok türde sesteşinin kullanılması meselesine ne demeli. Ve özellikle Rumca kelimelerin yoğun olarak kullanıldığı muhitlerde bu harflerin haddinden fazla kullanılmasına ne demeli?

Bugün hala daha bir yerlerde Rumca konuşuluyorsa bu, İslam dininin hoşgörüsünden kaynaklanmaktadır. Diğer bir ifade ile İslam dininin şartları arasında dil unsurunun olmayışından kaynaklanmaktadır. Bu yüzdendir ki, Rumcalaşırkenki hızlı dönüşüm Türkçeleşme’de yaşanmamıştır.

Bu durumu kimsenin istismar etmeye hakkı yoktur. Bizim namemize yabancı unsurların; bize ait dizelerden beste dizip kulaklarımıza üflemesi, bizi ne onlara yakınlaştırmalı, ne de onlara benzediği için bizi bizden uzaklaştırmalıdır.

Öncelikle onlara benzeyen bizler değiliz. Onlar bize benziyor.

Bookmark and Share

Bu makale toplam 5098 defa okundu.
İskender Beyyyy....!
İbrahim Hakkı Çelik
"Ait oldugu topraklara kimin kimden daha fazla bagli oldugunu olcecek bir alet yoktur elimizde. " şeklindeki ifadeniz ile saflık katsayınızı ortaya koydunuz. Bugün Ermeni diasporası için canla başla çalışıp Avrupa'ya esas duruş çektiren zevat da, emin olun ata topraklarına çok bağlı. Hatta şu an, onların geride bıraktığı bağın, bostanın sakini, son sahiplerinden de daha çok bağlı... Bu mu ölçü? Genel anlamda ifadelerinizle evrensel olmaya çalışmışsınız ama, saçmalamışsınız. Tahminim şu ki; çevrenizde bu konuda size hüzünlü beyitler döktüren Rumlar bir hayli fazla.
25 Temmuz 2010 Pazar Saat 23:34
Ad Hominem Bal Hominem!
Iskender Baskan
Yazinin butunune hakim olan mantik yazarin kafasindaki hezeyanlardan ibaretse, icerigindeki tartisilabilir unsurlardan tutmaya calissaniz da tuttugunuz sey elinizde kalir. Oyleyse, diyecek gibi olup da diyemedigi(?) seyi birakalim, bir kalem erbabinin dedigi gibi, icinde patlasin.

En basta sunu vurgulamak gerekir ki; kisilerin nerede yasadiklari, hangi diyarlardan yazdiklari degil ne soyledikleri, ne yazdiklari esastir. Bu esasi es gecerek ad hominem saplantilarla icerigi degersizlestirmeye calismak gayri ahlaki bir tavirdir. Soylemini bir bicimde egemen soyleme dayandiranlar dunyanin her yerinde soyle ya da boyle bu tavra meyyaldir. Bu hal bizde maalesef cokca yaygindir. Soylemini egemen soyleme dayandirmak, egemen soylemin kucaginda oturmak demek degildir. Egemen soylem dedigimiz sey dilsel-ruhsal bir oruntu olup yer yer ona muhalif olma iddiasindakiler dahi dusunsel kodlarina sinik etkilerini ayristirmak gibi bir sorunsali gormezler, dert edinmezler. Makyaj, daha radikal daha muhalif diye nitelenebilecek soylemlere yonelik hucumlarda dokulmeye baslar. Iste o zaman ad hominem de, calakalem linc de mubahtir. Son tahlilde vatan sagolsundur.

Ilk mesajda Romeika diline atifla “Soz konusu belgesel yitip gitmekte olan, yoremizin en degerli kultur hazinelerinden birine iliskin” ibaresi yazar tarafindan “yitip gitmekte olan kültür diye ardı sıra gelen dokunaklı ifadeler var” diye akli sira kucumsenmis. Ben burada acikli, dokunakli bir durum goremiyorum. Tabii yazarin hassasiyet esiginin normal sinirlar icinde oldugunu kabul ederek. Romeika dilinin tarihsel onemini ve kiymetini sonraki mesajinda teslim eden yazarin yerel kulturlerin dunyanin her yerinde kitle kulturu etkisiyle sonumlenmeye, yok olmaya yuz tutmasi seklindeki verili duruma itiraz edecegini de sanmiyorum. Oyleyse ortada soz ve dusunce namusu acisindan gevseklikten baska bir sey gorunmuyor.

Yazara gore en makbul soz, icerigi ne olursa olsun, Caykara’nin bagrindan soylenen sozse; yani bir sozun muteber olabilmesi icin oradan soylenmesi gerekiyorsa, ahlaken sozumuzun yer yuzunde oraya en uzak yerden geldiginin farz edilmesi gerekir. “Bu memleket” derken yazarin emin olamadigi memleket mevzusu ise tartismaya konu Patagonya ya da Madagaskar olmadigina gore, alinan protein duzeyiyle ilgili olsa gerektir. Artik burada da art niyet aramanin haksizlik olacagini dusunuyorum.

Bakin belgeselin yonetmeni internette basit bir arastirmayla ulasilabilecek su sozlerle tanimliyor calismasini: " “Dillerin yaratıcısı sesler, seslerin yaratıcısı insanlar… İnsanların birbirleriyle kurdukları bağlar ve iletişimin en güçlü kaynağı dil… Bir insanı anlamak, hem konuştuğu dilin inceliklerine inmek kadar kolay hem de zordur aslında… Ama insanı çözümlemek için neredeyse yeterlidir” deyip çıktık yola… Amacımız kaybolmakta olan bir dilin son temsilcilerini de yitirmeden önce onların bize söyleyeceklerini dinlemek, coğrafyalarına dair pek çok hikayeyi ve türküyü kayıt altına almaktı… Serüven o coğrafyada kalmadı, bizi sürüklendiği tüm diyarlara kaçınılmaz bir biçimde götürdü… Trabzon’un Köknar Köyü’nde başlayan “kaybolan bir dilin seslerini arama serüveni”, atalarından kendilerine miras kalan hatıralarla bildikleri Karadeniz’i ve Romeyika’yı yaşatmaya çalışan 2. nesil Yunanistanlı Karadenizlilere kadar uzandı… Ardındansa kendimizi medeniyetlerin buluştuğu İstanbul’da bulduk… Çünkü dilin doğduğu Anadolu topraklarının doğusunda Romeyika yavaş yavaş ölürken, aynı Anadolu’nun batısında yeniden keşfediliyor ve müzik diliyle yeniden can buluyordu… Romeyika’nın Türküsü, Trabzon- Atina- İstanbul hattında bize anlattıkları ile yanlış anlamaları bir kenara bırakıp, Karadeniz kültürünün farklı coğrafyalardaki kardeşliğine dikkat çekiyor… "

Belgesel icerik itibari ile bu aciklamadan baska bir sey sunmuyor. “Memleketimin 40 küsur köyü dururken” seklinde getirilen elestirinin de bu baglamda hicbir gecerliligi yok zira belgeselin konusu Caykara’nin Koyleri degil! Adi ustunde Romeyika’nin Turkusu! Mevzu bahis dilin ait oldugu topraklar disinda yogun olarak Yunanistan’da konusuluyor olmasi da yonetmenin icadi degil. Oraya uzanmasinin gerekcelerini de gayet sarih bir bicimde aciklamis zaten. Orada temas kurdugu insanlar da Tasmanyali degil, ya bizzat Karadeniz’de dogmus buyumus ya da ikinci-ucuncu kusak Karadeniz mubadilleri. Tabii gonul ister ki bu topraklara ait kulturel degerlere iliskin akademik calismalarin cogunlugu yine bu ulkenin universiteleri, arastirma merkezleri tarafindan yurutulmus, mevcut miras tafsilatiyla ortaya konmus olsun ve bu tur projelere kaynaklik etsin. Ama sosyal bilimlerde yontemden anlasilanin cimbizla ayiklama, egme ve bukme oldugu bir ortamdan ne beklenebilir ki?

Cevabi mesajin sonunda yorenin herhangi bir konu basligina ihtiyaci olmadigi buyurulmus. Bundan sanirim cok kimsenin haberi yok. Yore kulturu ile ilgili birseyler yapmak isteyenlere zat-i sahanelerinin uygun gordugu konu basliklarini duyurun da icazeti yanlis yerlerde aramasinlar.

Son soz olarak sunu soyleyelim; ne zaman cogulculuktan, farkli renklerden soz acilsa temcit pilavi gibi yinelenen, abartili ve samimiyetsiz bir uslupla mikro-milliyetcilik tehdidine dikkat ceken ama aslinda sadece ve sadece tek tipci/otoriter anlayislari tahkim eden paranoyakca soylemlerden biktik artik. Yillardir tekrarlanan “firina surulen niyetler”, “uyanik olmaliyiz usaklar”, “baska odaklara alet olmamaliyiz” teranelerini dillendirenler ve buna alet olanlar, bilerek ya da bilmeyerek kaos muhendisliginin dik alasina soyundular. Hakikate talip olmak mesakkatlidir evet anlariz, bu yuzden siz ogretildigi gibi reel olun, reel kalin. Ne diyelim, Allah baska keder vermesin!
22 Temmuz 2010 Perşembe Saat 07:37
DAHA NE DİYEYİM...
Muhammet Ali SARI
İskender Başkan “Bu yazinin neresinden tutulur da ne denir gercekten bilemiyorum.” diyor. Aslında bu sözden sonra ne desem boş. “Yahu koskoca yazıda tutabilecek hiçbir hece de bulamadın mı mübarek…! “ diyecek gibi oldum, ama demiyorum, içimde kalsın. Benim merak ettiğim husus “bu memleket” diye söze başladığı, daha doğrusu tuşlarını aşındırdığı memleket neresi? Nereden yazıyor? Bu da diğer bazıları gibi başka diyarlardan mı name okuyor? Sonra bir de yitip gitmekte olan kültür diye ardı sıra gelen dokunaklı ifadeler var. İskender Bey’, bu belgeseller için gerekli argümanların Yunanistan’da arandığını bilmiyor sanırım. Hele hele Yeliz Karakütük Hanım’ın Yunanistan’da, Romeika paronayası ile yatıp kalkan şahısların hanelerinde günlerce misafir olduğunu da bilmiyor sanırım. Şimdi sormak lazım. Kimi kimin kapısında soruyor bu belgesel? Kimin kültürünü, kimin eşiğinde arıyor? Memleketimin 40 küsur köyü dururken neden Olimpos’un eteklerinde bana ait motifler aranıyor. Sakın belgeseldeki birkaç kare görüntü ile cevap üretmeye kalkmayın İskender Bey. Hikayenin beyitlerinin grek alfabesi üzerinde dizayn edildiğini bilmem ifade etmeme gerek var mı? Yoksa acaba merak ediyorum, cidden yazdıklarınızı bazı bilgilere dayanarak samimane mi yazdınız?

İskender Bey, bir tahammülsüzlük isnadında da bulunmuş. Önce şunu vurgulayayım ki, bu coğrafya ile alakalı birilerinin Helenistik saplantılarına ne kadar karşı isem, bir o kadar da bu coğrafya ile alakalı resmi-milli doktrinler üretenlere karşıyım. Bu yörede konuşulan Rumcayı 80 kelimelik ucube bir dil addedenlere ne kadar karşıysam, bir o kadar da bu dilden yola çıkarak kendi yarım kalmış ütopyalarını yazanlara da karşıyım. Konuya çok yabancısınız İskender Bey… Doğru, herkes istediği ruhu, eksenine işleyebilmeli. Yalnız hayat sizin zannettiğiniz kadar harikalar diyarı tarzında işlemiyor. Birileri hakikaten paronayaları ile yatıp kalkıyor. Anti-ırkçı söylemlerle Anadolu’nun tek bir halktan ibaret olmadığını dillendirenler, daha doğrusu dillendirtenler, daha korkunç bir ırkçılığın önünü açıyor. Mikro milliyetçilik… Elbetteki herkes kendi kültürel kimliğini yaşayabilmeli. Ama bu kültürel kimlik “milli” ifadesi başlığıyla zihinlere işlenmemeli. Benim yöremin insanı son yüzyıl içerisindeki en dandik istibdat dönemlerinde bile bu kültürü sorunsuzca yaşamıştır. Rumcayı rahatlıkla konuşmuştur. Ama mesele “milli” başlığıyla sentezlenmeye kalkınca problem başlar. Yazımda da ifade ettiğim gibi; bu yörede kimsenin bir konu başlığına ihtiyacı yok. Romeika belgesilini izleyen ve bir asra yakındır doktrinlerle beyni bulamaç haline gelen insanlar zannediyor musunuz ki meseleyi maksimum elit ölçeklerde, şeffaf ve objektif bir şekilde tahlil etme bilgeliğini gösterebilecek? Siz ne derseniz deyin, tarihi öğretilerinin içerisinde “Türklerin Helen boyundan” türünden dangalakça kavramları bile şuuraltı edebilen cahiller, bu meseleyi bir şekilde tutup, milli eksene kaydırma gafletini gösterebilecektir. Her neyse bu meseleye sayfalar yetmeyecek… Devamını sizin ferasetinize bırakıyorum.

Bir de İskender bey..: Romeika ifadem, sadece çıkış noktam idi. Bu kelimenin altında barındırılan kavramlara dem vurarak bir şeyler yazdım ama demek ki herkes aynı şeyi anlamıyor. Alt yazı kullanmam gerekiyormuş. Sizi şaşırtacak bir şey söyleyeyim: Tahminimce, yörede kullanılan bu dil, Roma imparatorluğunu kullandığı en eski dil. Yani dilimizde cidden kıymetli bir tarihi vesika var. Sadece bu da değil; yine yöremizde kullanılan Türkçe de Anadolu’nun en eski Türkçesi. Keşke Yunanistan adlı bir devlet hiç kurulmasaydı. Ve bu dil gereğince, şovenist kalıplara takılmadan, komplekslere girmeden analiz edilebilseydi.

İşte tam burada meselenin özüne vurgu yapacağım. Umarım bundan sonraki sözlerime kendinizce kurgu yapmazsınız.

Romeika ifadesi, kimilerine göre bir ütopyanın, bazılarına göre sevimli bir hikayenin, bazılarına göre de art niyetli embesillerin emellerin baş tacı olan, siyasi hesapları aşkın bir saplantı. Kelimenin anlamını geçin öncelikle… Hani malum Ergenekon davasına ait sürecin ilk başladığı zamanlarda, birileri tarihteki Ergenekon masalının hecelerinden hüzünlü dörtlükler dizip, gardını alıyordu ya… Bunun gibi yapmayın lütfen. Roma dilinin terminolojideki karşılığını değil de bu kelimeden yola çıkıp, fırına sürülebilecek niyetleri okumaya çalışın.

Bunu derken, şunu da ilave edeyim. Toplum olarak, resmen kaos teorisi üretme hususunda mühendis haline geldik. Dolayısıyla da bu; beraberinde, her haberden badireler üretmeyi ya da soğuk kanlı bir şekilde biraz da kibirle karışık reel olmayı(!) öğretti bize. Bence bunun ayrımını iyi yapmak lazım. Toplumu, (ama önce yaşadığı toplumu) sosyaliteyi, biraz da tarihi iyi tahlil etmek lazım.

Tekrar ediyorum İskender Bey; bu yörenin, herhangi bir konu başlığına ihtiyacı yok.
İfakat adlı belgeseli izlemenizi isterim. İlla bu yörenin insanına bir şeyler anlatılacaksa, çokça alternatifi üretilebilecek formatta kaliteli bir belgesel.
Merak ediyorum. Acaba bu belgeselin “Romeika” gibi Kültür Bakanlığı’na ait imzası var mı?
19 Temmuz 2010 Pazartesi Saat 23:56
YAZARIN DİĞER YAZILARI
USD 1,5020 EURO 1,9320
ALTIN 60,4121 İMKB 61030,46
ÇOK OKUNAN HABERLER
ŞAİRLERİMİZ
SİTE ANKET
Sizce Çaykara'da Yüksekokul Açılmalı mıdır?
Kesinlikle Açılmalıdır
Açılsa İyi olur
İlgi Alanıma Girmiyor
Açılmasa Daha İyi
Kesinlikle Açılmamalıdır
Künye . Reklam . İletişim . RSS   Copyright © 2002-2010 Çaykara Gazetesi
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.
Yazılım & Tasarım : Mahmut ÖZDEMİR