Çaykara Vefat haberleri Çaykara haber Köşe yazarları
DOLAR
7,8158
EURO
9,4809
ALTIN
461,55
BIST
1.331
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Trabzon
Az Bulutlu
15°C
Trabzon
15°C
Az Bulutlu
Pazar Yağışlı
14°C
Pazartesi Parçalı Bulutlu
14°C
Salı Yağışlı
16°C
Çarşamba Yağışlı
14°C
reklam

Ahmet Yıldırım

1964 doğumlu, Çaykara Kabataş Mahallesinden olup Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İslami İlimler Fakültesinde profesör olarak akademik çalışmalarını sürdürmektedir.

    Babam Salih Hacıibrahimoğlu

    17.11.2020 22:41
    A+
    A-

    Babam Salih Hacıibrahimoğlu (Yıldırım) ve Ölümü Hatırlamak

    Ölüm, hayatın bir gerçeğidir. Bu gerçekle herkes bir gün mutlaka karşılaşacaktır. Her doğum aynı zamanda ölümün habercisidir. Diri olanın nefesleri, eceline giden adımlarıdır. Öte yandan ölüm, -eğer ona hazırsak dünya mihnetinden kurtuluş, Yaradan’a kavuşma ve güzel şeydir. Necip Fazıl’ın dediği gibi,

    “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber…

    Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?…

    Biz de ölüm gerçeğini hatırlamak vefatından iki ay geçen babamı hayırla yad etmek üzere bu yazıyı kaleme aldık. Allah nasipdar olmayı nasip etsin ve cümle geçmişlerimize rahmet eylesin.

    Zaman 3 Eylül 2020. O gün öğleden sonra saat 15.30. Bu anda sevgili babacığım Salih Hacıibrahimoğlu’nu (Yıldırım’ı), 17 gün yattığı bir hastanenin yoğun bakım odasında kaybettik. Onu hastanenin yoğun bakım ünitesinden normal servise çıkarmaya hazırlanırken, hiç beklenmedik bir anda, iyi olacağı hayalini kurarken servis doktorunun telefonla arayıp durumunun kritik olduğu haber vermesiyle süreç başladı. Bir an önce hastaneye gelmemizi bir defa kalbinin durup tekrar çalıştığını durumunun ne olacağı bilinemediği için son bir defa da olsa göstermek istediklerini söyledi. Biz de kardeşimle hızlı bir şekilde hastaneye vardık. Babamı konuşamaz, nefes almakta zorlanan, gözleri kapalı makineye bağlı halde gördük. Hüzünlendik. Tekrar dışarı çıktığımızda ümitsiz bir şekilde beklemeye başladık. Yarım saat sonra tekrar çağrıldık, ilgili doktor tekrar kalbinin durduğunu bütün çabalara rağmen kalbini çalıştıramadıkları ve hastayı kaybettiğimizi söyledi. Bu durumu ilk anda çaresizlikle anlamaya gayret ettik. Takdir Yüce Allah’ındı. Biz aciz ve çaresiz varlıklar olarak ne yapabilirdik? Ecel gelmişse ve nefes tükenmişse mutlaka bir sebep oluyor. Hüküm O’nundu, biz de O’na teslim olduk. Böyle olsa da sonuçta bizler de insanız, beşeriz içimiz açıyor, bu duruma üzülüyoruz. Biz de üzüldük, hüzünlendik ve ağladık. Belki son tesellimiz daha önce pek çok söylesek de babamı ameliyata kardeşimle beraber uğurlarken, “hakkını helal et’ dediğimizde, o da başını sallayarak evet demiş olmasıydı. Hayatımda önemli yeri olan ve ilim yolunda yetişmemde büyük yardım ve gayretleri olan babam, artık bu dünyadaki nöbetini tamamlamış ebedi âleme uçmuştu. Fena âlemindeki sayılı nefesleri bitmiş dar-ı bekaya irtihal etmişti. İnsanın sevdiklerinin ölümüyle karşılaşması ve bunun üstesinden gelmesi ne kadar zor bir durumduNitekim Hz. Peygamber (s.a) kaybettiği oğlunun ardından hüzünlenip ağlarken, ‘sen peygambersin, sen de mi ağlıyorsun?’ diyenlere şöyle cevap vermişti. “Göz ağlar, kalp üzülür. Biz ise sadece Rabbimizin razı olacağı sözü söyleriz.” (Buhârî, Cenâiz, 43) Sözlerini yavrusuna hitaben şöyle tamamladı: “Eğer ölüm doğru bir vaat ve herkes için geçerli bir gerçek olmasaydı ve arkada kalan, önden gidene hiç kavuşmayacak olsaydı ey İbrahim, biz şu anda duyduğumuzdan çok daha büyük bir üzüntü çekecektik. Biz gerçekten senin için çok hüzünlüyüz.”(İbn Mâce, Cenâiz, 53)

    Kızı Zeyneb’den olan Ümeyme adlı torununun vefatı sırasında (gözleri yaşla dolan Peygamber Efendimiz, “Alan da Allah, veren de Allah’tır ve her şeyin belli bir süresi vardır!” buyurarak hem etrafındakileri teselli etmiş hem de ağlamasına şaşıranlara, “Bu bir merhamettir ki Allah onu dilediği kullarının kalplerine koyar. Allah kullarından merhametlilere merhamet eder!” buyurmuştur. (Buhârî, Merdâ, 9; Müslim, Cenâiz, 11)

    Yüce Allah bir ayet-i kerime ecelden haber vererek Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler.”(A’raf 7/34) buyurdu.

    İnsan ve beşer olmanın tezahürü olarak yine de etkileniyor, üzülüyor, kendimizi tutamayıpağlamadan edemiyoruz. Taziye ziyaretleri, telefonlar, dost ve komşular bizi yalnız bırakmıyor, üzüntümüze ortak oluyorlar. Babam sosyal yönü ve insanlarla beşerî ilişkileri iyi olan birisiydi. Dostları ve arkadaşları çoktu. Bu bağlamda bana devamlı “ev alma dost al” derdi. Dostlukları canlı tutar, irtibatı koparmazdı. Bir vesile addeder dost ve arkadaşlarını devamlı arardı. Dost ve arkadaş canlısı idi. Onların işlerine yardımcı olur elinden ne geliyorsa yapmaya çalışırdı. Hatta bu yüzden kendi işlerini ve ailesini ihmal ettiği de olurdu. O yüzden vefatı vesilesiyle bizleri çok arayan oldu. Tekrar kendilerine çok çokteşekkür ediyoruz. Babam haram lokma yememeyi, kul hakkına girmemeyi önemseyen bir insandı. 1939 yılında doğmuş bir müddet köyde köy işlerinde çalıştıktan sonra Giresun SekaKağıt Fabrikasına işçi olarak girmiş ve oradan emekli olmuştu. Çalıştığı kurumda doğruluğu dürüstlüğü ve işini hakkıyla yapan olarak tanındı. Orada da en alt seviyeden en yüksek makama kadar çalışanlarla çokça arkadaş ve dostu olmuştu. Meşru ve helal yollardan çolukçoğunun rızkını kazanmayı ilke edinmişti. Emekli olduktan sonra Çaykara Kabataş köyüne köylülerin teveccühüyle muhtar oldu. Köye pek çok hizmetleri oldu ama benimsediği ilkelere uymadığı için muhtarlıktan erken ayrılmak zorunda kal. Haksızlığa ve adaletsizliğe tahammülü yoktu. Derin bir tevekkül ve inanç sahibiydi. Yaradana karşı sonsuz güven ve teslimiyet içindeydi. Gücü yettiği ve yapabildiği kadar ibadetini yapmaya çalışırdı. Son zamanlarda zayıflasa da zeki ve hafızası güçlüydü. Pek çok kişi ve olayı detay sayılabilecek düzeyde hatırlar onlarla ilgili hatıralarını anlatırdı. Güncel Türkiye ve dünya siyasetini iyi takip ederdi. Olaylar arasında mantık örgüsü iyi idi. Bu yüzden birçok öngörüsü çıkmıştı. Zamanın şartları olarak okuyamadı. Okusaydım benim karşımda kimse duramazdı, derdi. O yüzden benim okumamda çok büyük desteği ve emeği vardır. İlkokulu bitirince dini ilimleri tahsil etmem için ilk önce o zamanki Çaykara Müftüsü Hanecizâde Hacı Yusuf Bilgin’e götürdü. Ona teslim etti. Kendisi dini bilgilerini ailesinden, cami hocalarından ve o zaman ki meşhur vaiz hocaların kasetlerini dinleyerek geliştirmişti. Bu yüzden benim bizzat hocalardan okuyarak dini ilimlerde derinleşmemi arzu ediyordu. Çaykara Müftüsü Hacı Yusuf Efendide iki yıl okuduktan sonra okuma işinin resmi okullarda olmasının daha iyi olacağını ve yaşımın ilerlediğini anlayınca beni Giresun İmam-Hatip Lisesine götürdü. O günün zor şartlarında kayıt kolay olmamasına rağmen beni oraya kaydettirdi. Giresun’da iyi okumam için derslerimi takip eder, hoca ve idarecilerden bilgi alırdı. İlk defa evimden gurbete, dışarı çıktığım için müsait olduğu zamanlarda devamlı beni ziyarete gelirdi. Oradaki dostlarıyla beni tanıştırır, onları tanımamı isterdi. Belki kendi okuyamamanın tezahürü olsa gerek okul hayatımla çok ilgilenirdi. Hatta Giresun İmam-Hatip Lisesindeki bazı arkadaşlarımla bile dost olmuş ve daha sonra bu dostluğu devam ettirmişti. Gençlerle hemen iletişim kurar, tanışır ve arkadaş olurdu. Okumamla ilgilenme noktasında Bursa İlahiyat Fakültesini kazandığımda ayrı bir sevinmişti. Benimle kayda gelmiş, orada okumam için ne yapılması gerekiyorsa yapmaya çalışmıştı. Hülasa ilim yolunda yapabileceği her şeyi elinden geldiği kadarıyla yapmış, baba gibi değil yerine göre arkadaşım ve dostum olmuştu. Vefatına kadar da bu ilgisini her konuda devam ettirmiştir. Allah kendisinden razı olsun. Üzerimize düşeni yapmaya çalışsak da onun hakkını nasıl ödenir, bilmiyorum. O benim için sırtımı dayadığım duvar gibiydi. O büyük duvar yok artık. O hayattayken kendimizi büyümüş olarak görmüyorduk. Ama onun ölümüyle bir anda büyüdük. Bu noktada bir babanın oğluna öğrettiği en son şeyin babasızlık olduğunu gerçeğidir. Artık, telefonlarınıza çıkmayacak, beklediğimiz telefonlar gelmeyecek, bir daha sesini duyamayacağız. Artık bu gerçekle yüz yüze gelmiş olduk. İnsan acıyla olgunlaşıp varlığın bilgisinin künhüne böyle varıyor. Sadece ölüm, bu dünyada sonsuza dek kalmayacağımızı ve bu yanılgıyı zihnimizde ve gönlümüzde bir müddet de olsa yerle bir eden bir gerçek. Ancak insan, öleceğini biliyor ama ölümle yüzleşmek pek istemiyor. Bu yüzden ölümle yüzleşmek bizim hayatımıza anlam katmalı. Ölümün farkında olunmalıdır ki hayat ve varlık, gerçek ve mutlak bir hüviyet kazansın ve bir anlam ifade etsin. Aslında ahrete, öteki dünyaya inananlar için ölüm bir kavuşmaktır, düğün gecesi olarak görülür, can kuşunun kafesinden kurtularak gerçek özgürlüğe uçmasıdır. Mevlana Mesnevi’sinde bu gerçeği ne güzel ifade ediyor:

    ‘Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrılığıma tasalanıyorum sanma; bu çeşit şüpheye düşme.

    Bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayıflanmanın sırası o zamandır.

    Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. O vakit benim buluşma ve kavuşma zamanımdır.

    Beni kabre indirip bırakınca, sakın elveda elvedademe; zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir.

    Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki?

    Sana batmak görünür, ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür ama o, canın kurtuluşudur.

    Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumundan şüpheye düşüyorsun?

    Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf’u ne diye kuyuda feryad etsin?

    Bu tarafta ağzını yumdun mu, aç öte tarafta. artıksenin hay huyun, mekânsızlık âleminin havalarındadır. (Mesnevî, III, 169)

    Babaların ölümü biraz da bizim ölümümüzdür. Ölüme biraz daha yaklaşmamızdır. Ölümün bize sokulduğunu daha yakinen hissetmemizdir. Neşenin, sevincin, gülümsemenin uçup gittiğini, hayatın ve dünyanın fani olduğunu daha yakın anlamamızdır.Diğer taraftan içimizdeki korktuğumuz ve çekindiğimiz ölümü öldürebilmektir. Erdem Beyezıt’ın dediği gibi,

    Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm

    Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm

    Babam bu noktada ölüme kendini hep yakın hissederdi. Arayıp ne yapıp yapmadığını sorduğumda ölümü bekleme manasında “ömür tüketiyorum” derdi.

    Şu dünya hayatı şu an bize çok boş ve beyhude görünüyor, olabilir. Ama bu dünyada hırslarımıza,kızgınlıklarımıza ve öfkelerimize dizgin vurabiliyor muyuz? Dünyanın gelip geçiciliğini yakın bir bilgiyle bilmemize rağmen, ölüm her an hayatımızda hissedebiliyor muyuz? Belki sadece canımız çok acıdığında o biraz hissediyoruz. Bu yüzden anne ve babalarımızın değerini bilmemiz onları üzecek tavır ve hareketlerden uzak durmamız gerekiyor.

    İki ayı geçti vefatından babacığım. Seni arıyor ve özlüyoruz. Kolumuz kanadımız kırık. Allah’tan geldik ve ona döneceğiz. Biz seni her şeyinle sevdik. Seni tanıyanlar da seni sevdi. Allah’ın rahmeti ve mağfireti üzerine olsun. Rabbim bizleri cennetinde buluştursun. Ruhu için el-Fâtiha

    Prof.Dr. Ahmet Yıldırım

    1

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar
    × YASAL UYARI ! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

    This site is protected by reCAPTCHA and the Google Privacy Policy and Terms of Service apply.

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.