Şatıroğlu Gayrimenkul
Nuhoğlu Gıda
ÇAYKARA GAZETESİ

Her zorlukla bir kolaylık vardır

Arzu Kulaç

Arzu Kulaç

İnegöl'de ikamet eder. Çaykara Çamlıbel köylüdür. Okur-yazardır

KERAMETLİ FATOŞ(!!!)

Doğan her insan, önce yalnızlıkla nişanlanır, hemen ardından da gün sayar ölümle nikahına. Sayılıdır ya günler, tez geçecek elbet! Başlar kaygılar akıl baliğ olunca. Sarar binbir çeşit kaygılar insanı. Önümüzdeki muammaların başına hazır kalıp gibi yerleşir havf sıfatlı unvan; ya!
Ya öyle olursa, ya böyle olmazsa?
Ya şöyle…?
Ya böyle…?
İnsan olup da bu tarz anksiyetelere düçar olmayan birileri var mıdır bilmiyorum. Ya çok sevdiğimiz birilerini kaybetmekten korkarız, ya işimizi, ya da malımızı? Geleceğin bir muammadan ibaret oluşunun olağan bir getirisi. (mi?)
Bundan beş yıl önce, sekiz kardeşin son iki numarası Dilek ablam ve ben Çamlıbel’de bir tatilin içerisinde buluruz kendimizi. O yıl ablamın düğünü vardır. En küçükleri olmam hasebiyle gidenleri yolcu etmek, ardından ağlamak hep bana düşmüştür. Yokluklarını hissetmek ve boşalan evimizin ıssızlık sancısını çekmek… Kız yurdu gibi evimizin metruk bir haneye dönüşünü izlemek… Acısıyla tatlısıyla gideni uğurlamıştım ama sıra Dilek ablama gelince durum başkaydı. Çünkü biz onunla başkaydık. Bazen anne-kız, bazen kardeş, bazen oyun arkadaşı, bazen dost-arkadaş, her bir şey… Birbirimizin nefesi gibi büyümüştük. Pıtı pıtı devamlı peşinde gezdiğim için lakabımız bile vardı; ”maymunla yavrusu”
Onunla büyüdük, beraber yetimlendik, beraber genç kız olduk. Okul dönemindeki ayrılığımızda bile vesikalık fotoğrafımı telefonunun arkasına yapıştırıp yıllarca onunla dolaşmış bir ablam vardı benim ve ayrılacaktık. Nasıl olacaktı bu? Ondan nasıl ayrılabilirdim? Yoo, bu bana çok ağırdı! Soluksuz yaşanılırsa yaşardım. Ama hayır!
Aylar öncesinden başlamıştı çilem. Belliydi tarih. Gizli gizli ağlama nöbetlerimiz, birbirimizi ağlamaklı yakalayışlarımız…
Bir gün yine kol kola gezintiye çıkmıştık köyün başına. Yaşlı bir teyze(Fidaye Kulaç) Allah ondan razı olsun, ardımdan seslendi;
”Arzuu, gel gızum. Sana bi tavuk hediye edeceğum. Ablan evlenuyu. Sen da yalağuz galmazsun, yoldaşun olur. Ben ismini Fatoş goydum. Sen ne dersen de ona!”
İlk kez bir hayvanım oldu. Ve ilk kez bir hayvana dokunacaktım. Adı Fatoş idi ama sanı Dilek kalbimde… Hoplaya zıplaya, sırtımda sepet, sepetin içinde Fatoş eve geldik. Ona alt katta, ahırda ev yaptık. Ablamın da benim de sevgilisi oldu adeta.

Fatoş, Fatoş, Fatoş!…

Başka konumuz yoktu sanki! Mübarek de öyle ehlileşti ki bizimle yemek yer, resmen gagasını ağzımıza uzatıp sanki bir şey ifade etmeye çalışırdı. Başka bir tavuktu Fatoş.
Bir gün annem evden erken çıkmıştı. Ahır kapısı kilitliydi. Erkenden uyanıp Fatoş’un yanına indim. Ne yaptıysam ahır kapısı açılmadı. Her zaman açtığım kapı inat etti kilitli kalmaya. Fatoş’un karnını doyuramadan odama döndüm. Ardından da ablam gidip Fatoş’u yedirmek isteyince olan oldu! O da kapıyı açamadı.
-Arzuuu, gel şu kapıyı aç!
– Denediiim açılmıyor!
-Açç… Bencil!
-Açılmıyor abla, açamadım diyorum!
…….
Saat hayli ilerlemiş, Fatoş’un gıdaklamaları evin altını üstüne getiriyordu. Dilek ablamın da merhamet eşiği benden hayli yüksek olduğu için Fatoş’un açlığı onu daha bir tahammülsüz kılıyordu. Bencil, şımarık, salak, öküzden başlayan hakaretler, üçüncü dünya harbi kıvamını almıştı çoktan. Sovyetler gibi bölünmüştük annem gelene kadar. Birbirimizi hangi cümlelerle incitebiliyorsak, onları sarf ettik hiç esirgemeden.
…ve düğüne bir hafta kaldı. Kalplerimiz birbirine hayli kırık. O eski ağlamalar yerini çatık kaşlara bırakmıştı. Artık o da, ben de ağlamıyorduk. Düğünün bitimine kadar bir gram ağladığımı hatırlamıyorum.
Düğün oldu-bitti. Yokluğuyla evde yüzleşmiştim. Ta ki Ankara’ya yol almak için gelip üç gün kalana değin… O nasıl ayrılıktı, o nasıl yolcu etmekti öyle! Birbirimize bakıp ağlıyorduk hıçkıra hıçkıra.(şu andaki gibi) Sarılıyorduk, ağlıyorduk… Adı ağlamaksa, ağlıyorduk… Bir eriyişti sanki, tarifi yok… O da gidiyordu…
Aradan yıllar geçti. Bir kızı ve bir oğlu olan ablamla hala konuşuruz bu olayı. Kavgamızın sebebi Fatoş… Evet komik… Şimdi ikimiz de biliyoruz ki Fatoş bizim ayrılığımızı kolaylaştıran bir hediye idi. Rabbimizin minik hediyesi. Yoksa biz normal ayrılamayacaktık… Derin yaralar hasıl olabilirdi yüreğimizde.
Yaşadığım bu kesit, bana hep şu ayet-i kerimeyi hatır ettirir;
”Her zorluğun içinde bir kolaylık vardır.”(İnşirah,94,5)
Artık ”acaba ne olacak?” telaşı basınca,
”Beni yaratan, elbet yolumu gösterir.” (Şuara 78) sığınağına sığınmayı öğrendim.
Ruhumuz dingin olsun İnşallah. Elbette sevdiklerimiz, mallarımız ve canlarımıza sınanacağız. Kaçarı yok. Ama şimdiden ”acaba kaldırabilir miyim?” telaşı tamamen şeytanın telkinidir.
Her zorluğa, katlanılası bir kolaylık bahşetmeye söz vermiş bir Rabbimizin olması ne güzel!
Hepimizin zorluklarında, bir Fatoş mutlaka mevcuttur. Yeter ki görmesini bilelim.

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
YAZARIN SON YAZILARI
Kediyi doyurmazsam! - 14 Haziran 2017
Koşulsuz “Ana” - 12 Mayıs 2017
Türk usulü NLP - 25 Şubat 2017
Sallama çay! - 15 Şubat 2017
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 2 YORUM
  1. Aliacan dedi ki:

    Aferin genç kızımıza,keşke herkes,bu bilgiler ile donatılsa da, müslüman ailelerin yarı çıplak resimlerde,sosyal medyalar da dünya ile paylaşılmasa!..

    Demekki,her kese nasıp olmuyormuş. Yâ nasip!.. temennisi ile… Almanya

  2. murat ataman dedi ki:

    Güzel yazı oldu kalemine sağlık

BİR YORUM YAZ
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.