şatıroğlu inşaat
çaykara Serdar elektronik
Çaykara Gazetesi

Kendimizi Kaybettik, Hükümsüzdür

Kendimizi Kaybettik, Hükümsüzdür

Toplumsal anlamda ruhsal genetiğimiz itibariyle, son 10 yıldır ciddi manada mutasyon geçiriyoruz.

Sanki dibi muğlâk bir vakum tarafından içe çekiliyoruz. İşin daha vahimi, durumdan kimsenin şikâyetçi olmayışı. Döne döne, salına salına dibe vurmak üzereyiz. Esasında şikâyet var, ama herkes kendi muhitinden dert yanıyor. Kimse, problem olarak dert yandığı dalın, kurtlanmış bir gövdenin parçası olduğunu görmek istemiyor. Ki asıl mesele de bu.

Bencilleştik. Bu yüzden de kalabalıklar içerisinde yapayalnızız. Yığınlar içinde sürükleniyor, sürüklenirken de kendi paçamızıdüzeltmenin derdinden öteye gidemiyoruz. Bencilleştik. Birkaç yıl aynı apartmanda oturduğumuz tanımsız kişilerle aynı bacaya duman üflemekten öteye gidemiyoruz. Tanıdıklarımıza ise,  selamına muhatap olmanın stresiyle kuyruk sokumu cenahından selam çakıyoruz, sessiz sedasız…

Hiçbir şey sebepsiz değildir. Sessizliğin de, yalnızlığın da, hatta ara ara ona buna pençe atmamızın da sebepleri var. Gün boyu, kelimeler ve gürültüler içerisinde can çekişen insanların sessizliğe sığınması,ya da kalabalıklar içerisinde kendini arayacak mecali kalmamış insanların yalnızlığa sığınması anlaşılabilir. Anlaşılamayan; ona buna pençe atanlar, nara atanlar, kafa atanlar, laf atanlar ve hatta yüzük atanlar… Kimse etiketini, insanlığının önüne koyup da kendisini hariç tutmasın. İnsandan bahsedeceğim.İnsanımızdan…

Televizyon ekranlarında özellikle son bir-iki yılda, değişik mesleklerden vatandaşlarımıza saldırılara, yaralanmalara ve de ölümle sonuçlanan facialara tanık olduk. Akıbetin ibresi öğretmeni gösterdiğinde, cümbür cemaat öğretmenlere ağıtlar yaktık, “öğretmene kalkan eller kırılsın”dedik. Akıbetin ibresi hekimi gösterdiğinde ise, aynı nakarat değişik kafiyelerde hekimler için meydanları inletti. Ardından hasta yakınları için, gazeteciler için ve de en çok manşetlere konu olan ‘kadınlara şiddet’ için…

Kamuoyuna yansıyan bütün serzenişlerde ortak olan tek şey, maalesef muhatapların kendi muhitine odaklanmış olması. Ya işimize böyle geliyor, ya da göremiyoruz. Sorun, ne mesleğin kendisinde, ne meslek sahibinin şahsında, ne de cinsiyet faktöründe. Sorun; toplumsal infial yaşayan insanımızın bi zâti kendisindedir. Her gün, katlanmak zorunda kaldığı marjinal kalıplar içinde kimlik edinmeye itilen, kanun ve kural adına istiflenmiş satır aralarında ne yapacağını bilemeyen, kendisine hayatı dar eden bürokrasinin kılcalları arasında yolunu bulmaya çalışan, makam ve mevkisiyle üstüne takla, altına sulta sunanlara sessiz kalmak zorunda kalan, meramını anlatmak için çalacak kapıbulamayan, bulduğunda da kapıyı çaresizce tersinden kapatan, özetle dil anlamaz ve günden güne tuhaflaşan hayata laf anlatmaya çalışan insanımızın bir boşalım halidir bu derbederlik. Bardağın taştığı hengâmdır. Zaten, “işini adam gibi yapmak olan(!)” kurum çalışanlarının, sanık eliyle hak ettiği(!) muameleyi bulduğu andır yaşananlar. Ve’l hâsılı, cinnet halidir bu hafakanlar.

Dışarıda, çatlamaya müsait milyonlarca sabır taşı var. Sabretmesi gereken yüzlerce anlamsız zırvalığın içinde bocalayan, muhatap bulamayan, sesini duyuramayan, hakkını alamayan, daha da kötüsü hakkını arayamayan, mevzuata sıkışıp kalan; ikiyüzlü, insafsız, umarsız, vicdansız ve ahlaksız insanlara rağmen hayata tutunma şansını deneyen insanlar var. Ve bunların sayısı 70 milyonu geçmiş durumda.

Mutasyonlar ölümcüldür. Dönüştürür ama tahrip eder. Dönüşüyoruz. Tahrip oluyoruz. Tahrip ediyoruz. Hala daha kendi muhitimize çare arıyoruz. Sorun ne Ali’de, ne de Ayşe’de. Sorun bizzat insanımızın kendisinde.

Sosyologlara çok iş düşüyor. İçimize cinnet boca edenlere, buna seyirci kalanlara, günlük 24 saate onlarca saati sığdırıp zamanı dar edenlere, hayatı kendi iman ettiği prosedürden ibaret zanneden statüko tapkını gulyabanilere söylenecek bir şeyler olmalı.

Eğer suratı sirke satan, pimi çekilmiş bir vatandaş, “Ne bakıyon!” diye damarımıza basıyor ve istikbalimize kast edecek bir süreci kaşıyorsa, mutlaka o zamanın ve zeminin gerisinde o şahsın; bakamadıkları, bakıp çaresiz kaldıkları ya da bakıp da anlam veremediği şeyler olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurmak lazım. Eğer çözümü, o zamanda ve zeminde ya da öznelerde aramaya kalkarsak hata yapmış oluruz. Ki, şu sıralar yapılan da maalesef böyle bir şey.

Son Güncelleme: 10:45 4 Şubat 2013
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.