şatıroğlu inşaat
çaykara Serdar elektronik
Çaykara Gazetesi

Statüko Nereye Kadar?

Statüko Nereye Kadar?

Türkiye’de dindar kesimin, psikolojik olarak kendisini hep yenik, ezik hissedip egemen sınıf karşısında sürekli yalvaran, dilenen, sığınmacı ve ürkek bir tavır sergilemesinin altında, y

akın tarihin vicdansız bir tahrifata uğratılmış olması yatar. Öyle ki istiklal savaşı veya milli mücadele adı verilen dönemde sanki dindar halk, hain(!) padişaha destek vererek düşmanla dolaylı veya direk işbirliği yaparken, kendilerine kuvvacı ismini veren güçlerin, inanılmaz fedakârlıkları sonucu vatan düşmandan temizlenebilmiş, yapılan bu ihanete rağmen kuvvacılar, büyüklük göstererek intikam alma yoluna gitmemiş, hain dindarları bağışlamışlar ve bu topraklarda yaşamalarına izin vermişler gibi bir tarih algısı oluşturulmuştur.

Bu yüzden Cumhuriyeti kuran seçkinler hakim zümreyi temsil edip, egemen sistemin mutlak sahibi olurlarken, halk yığınları bu topraklarda yaşamalarına izin verilen mülteci, sığıntı muamelesine tabi tutulmuşlardır. Yapılan her işin halktan alınan güç ve destekle yapıldığı iddia edilmesine rağmen, gerçekte hiçbir zaman böyle olmamış, halk, atılan nutukların belagat malzemesi olmaktan öteye gidememiştir. Kurulan bu yeni düzende, halkın hemen hiçbir konuda hiçbir düşüncesi kale bile alınmamış, her şey önceden tasarlanan bir proje olarak uygulanmıştır. Bu uğurda her türlü baskı ve dayatma yapmakta tereddüt gösterilmemiş, Takrir-i sükûn ve matbuat kanunu gibi araçlarla hiçbir muhalif görüşün seslendirilmesine izin verilmeyerek yeni kuşakların beyni gerçeğin tersyüz edildiği bilgilerle doldurulmuştur. Yaratılan korku ve şiddet atmosferinde savaş yorgunu, cahil ve yoksul halk, ne olup bittiğini de tam anlayamadan sessizce olan biteni izlemek zorunda kalmıştır. Kısacası tarih, geçmişi anlatmaktan çok, adeta geleceği inşa etmekte yararlanılan bir disiplin olmuştur.

Aradan bunca yıl geçmesine rağmen o yıllarda bilinçaltına kazınan yanlışlar ve oluşturulan korku nedeniyle, bugün bile halkla egemen sınıfın ilişkisi hala, bir köle-efendi ilişkisi biçiminde devam etmektedir. Halk ise bu durumu kabullenmiş durumdadır. Bir haksızlığa uğradığında bunu sindirmekte fazla zorlanmamakta, sesini yükseltmeyi asla düşünmemektedir. Kendisine çok büyük haksızlıklar yapıldığında bile, bunu yapanların gönül alıcı bir iki sözü karşısında birden her şeyi unutarak, minnetle gözlerine bakabilmekte, verilenle yetinip, asla daha fazlasını istemeyi aklından geçirmemekte, hatta bunu yapmayı büyük nankörlük olarak görmektedir. Çok çok ağır bir haksızlığa uğradığında şikayetleri en fazla, “Biz de bu ülkenin vatandaşı değil miyiz, biz de askerlik yapıp vergi vermiyor muyuz, neden bize birazcık tahammül etmiyorsunuz, bizim kime ne zararımız var “gibi dilenci sızlanması şeklinde olmaktadır.

Örneğine ancak sömürge ülkelerinde rastlanabilecek böylesi bir durumun normal olduğunu söyleyebilmek mümkün müdür? Zaten bizim kendi kendini sömürgeleştiren bir millet olduğumuz iddia edilir ki, katılmamak mümkün değil. İşgalcilerin yapmayı düşünebileceği birçok şeyi, o bin bir yokluk içinde yürütülen istiklal savaşından sonra kendi ellerimizle yapmışızdır ki akıllara ziyan bir durumdur. Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucularından Kuşçubaşı Eşref, 1931’de Akif Mısır’da iken kendisine yazdığı mektupta; “Akif’ciğim, Kıbrıs’ta Rum bir komşum var, mübadelede Aydın’dan göçmüş, geçenlerde İstanbul’a gitmiş. Dönüşünde bana” sizinkiler bize benzemeye karar vermişler, madem bize benzeyeceklerdi, bu kadar kan niye döküldü, bize bıraksalardı biz daha kolay yollardan onları kendimize benzetirdik” demiş. Bu anekdot anlatmak istediğimiz konuyu yeterince özetliyor olsa gerek.

Aradan yüzyıl gibi uzunca bir zaman geçmiştir. Kimsenin tarihsel hakikatleri gizlemek konusunda hiçbir mazereti kalmamıştır. Tarihle yüzleşip gerçekler gün yüzüne çıkartılarak, genç kuşaklarda tarih bilinci oluşturulamadığı sürece yukarıda anlatmaya çalıştığımız çarpık durum sona ermeyecektir. Birileri kendilerini hep bu ülkeyi düşman işgalinden kurtaranların tabii varisi, memleketi de kurtarılmış bölgeleri gibi görmeye devam edeceklerdir. Bu durumda da ne iç barış sağlanabilecektir, ne kalkınma ne de ilerleme. Sahip olduğu bu olağanüstü zengin tarihi, coğrafi ve beşeri potansiyele rağmen bu ülke, “kalkınmakta olan ülke” olmaktan bir türlü kurtulamayacak, başkalarının “uyuyan dev” olarak gördükleri Türkiye, hep uyumaya, uyuşmaya devam edecektir.

Elbette ki bütün bunları kabullenmek kimileri için hiç de kolay olmayacaktır. Statükoyu sonuna kadar savunmaya devam edecekler, mevcut statülerinin devamı için akla hayale gelmeyen oyunlara başvurabileceklerdir. Çünkü sahip oldukları her ne varsa o büyük yalana borçlular. O yalan ortaya çıktığında adeta büyü bozulacak, her şey yok olup gidecek, ortalık yerde dımdızlak kalıvereceklerdir. Ama başka da çaresi yok, bu çarpıklık böyle devam edemez. Nüfusun yüzde onunu bile oluşturmayan bir azınlık, sömürgeci artığı zihniyetle bu ülkenin öz evlatlarına parya muamelesi yapamaz. Bir çocuğuna sınırları bekletirken diğerini üniversite kapısından kovamaz.

Ekleyen Üye :osman61

Son Güncelleme: 11:19 14 Ekim 2009
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.