şatıroğlu inşaat
çaykara Serdar elektronik
Çaykara Gazetesi

'uzun Uzun Susarlardı'

'uzun Uzun Susarlardı'

Yeni Sayfa 1

Köksal İBRAHİMAĞAOĞLU

koksal_agaoglu@hotmail.com

 
YAŞLILARDAN

FRAGMANLAR…UZUN UZUN SUSARLARDI!!!

 
 
Mintanları,
yelekleri, köstekli saatleri, muhtar çakmakları, mesleri, fesleri, kaşkolleri,
tespihleri, hacı yağları, beyazlamış sakalları, sakal tarakları, süslü cilalı
bastonları, çakı bıçakları, takma dişleri, uzun süre aynı deliğe takılan, çoğu
kere yana kaymış ve ucu iliklenmemiş kayışları…
Normalden
fazla yukarıya çekilen askılı “pondol”ları,
En son
düğmesine kadar düğmelenen gömlekleri,

Konuşmaları, susmaları, oturmaları, kalkmaları,
Titreyen
elleriyle yemek yemeleri, çay ve sigara içmeleri,
 
—Ya yedurun hau adamı
—Boban mı gelecek?
—Ne kada kalacak?
—E şindi ne gelur? Hasta değil bişe
değil nereye geluyu?
 
Gibi
yaşlandıkça yabancı yerine konan yaşlılarımız…
 
 
***
 
Kaç kez
dinlersek dinleyelim her defasında ayrı bir tat alırdık yaşlılarımızın
sohbetlerinden ve ilginç hikâyelerinden.
 
Eskiden
ihtiyarlar, cami kapısı yanındaki “oturak”larda oturarak namaz sonrası veya
namaz öncesi sohbet ederlerdi. Baston ya da değneklerini ayaklarının arasına
alıp çenelerini de iki elleriyle tuttukları baston veya değneğin üzerine koyarak
konuşanı dinlerlerdi. Bazen baston ya da çubuğuyla yerdeki taşlarla oynarken
konuşulan mevzudan uzaklaşarak öylece dalar giderlerdi.;
 
Hava iyi
ise “oturak” yerine çimenlerin üzeri tercih edilirdi. Birbirleriyle
şakalaşırlar, tatlı hatıralarını anlatmak için sıra beklerlerdi. Her ne hikmetse
konuşulan konuyla ilgili hemen herkesin benzer bir hatırası vardı. Bazen
sinirlendikleri ve titreyen elleriyle bastonlarını bazen havada bazen yere
sabitleyerek salladıkları olurdu.
 
İmrenirdik
ihtiyarlara. Zaman zaman bizleri da aralarına alarak; kısa girizgâh olarak hal
hatır sorup bıkıp usanılan yaramazlıklarımızı dindirebileceklerine inandıkları
nafile nasihatlerini yaparlardı bizlere.
 
Eskiden her
evin kapısının giriş kısmının sağı veya solunda bir iskemlede ya da yere
serilmiş bir minderin, bir postun üzerinde artık eskisi gibi yürüyemeyen
yaşlılarımız otururdu… Şimdi hemen hepsi rahmetlik oldu. Ayrı bir şenliktiler
bizler için.
 
Köyümüzün
coğrafi yapısı ve yaşımızın gereği mahalle içlerinden, bir an önce gitmemiz
gereken yere varmak veya arkadaşlarla buluşmak için gençliğin heyecanıyla
“gezmeğe” giderken, genellikle koşarak geçerdik mahallelerimizden. Dönüşte
hızımız kesilir yorgun bitkin bir halde evimize dönerdik. Bu esnada kapı
kenarlarında oturan yaşlılarımızla konuşmadan istesek de geçemezdik. Hal hatır
sorulur. Merakla: “Yeduğun içtuğun senun, ne gördun ne çattun uşağum” diyerek
yeni havadis almak isterdiler. Anlatırdık dilimiz döndüğünce ve büyüklerden ilgi
görmek mutluluk verirdi bizlere…
 
Çalışmanın,
yılların, yoksulluğun verdiği sıkıntıların izlerini “sütlaç kaymağındaki
buruşukluk” gibi el ve yüz derilerinden okumak mümkündü yaşlılarımızda.
 
 
***
 
Huysuz, dediğim dedik inatçı yapılı
olanları da az değildi. Evin her işine karışacaklar, evin başköşesinde
oturacaklar, çoğu yemeği beğenmeyecekler… Bu da doğrusu çoğu zaman sıkardı
bizleri:
 
Yerlerini, boşluklarını özledik ama
verdikleri huzursuzluklar, yaptıkları huysuzluklar hariç.
 
Bırakmadılar meyvalara, gezmeğe,
oyunlara doyalım:
 
—Ola boğaldurman beni
—Ola kürildi yapman.
—Şamata yapman deyurum.
—Ey kerhaneciler, ola nerden
geliyusunuz?
—Ola aha deden.
—Kaçalum!
 
Şimdilerde, farkında olmadan tahmin
edemeyeceğimiz derecede yaşlılarımıza benzemeye başladık bile… Benzer
inatçılıklar, benzer huysuzluklar meğer biraz da kalıtım yoluyla geçiyormuş
bizlere.
 
***
 

Babalarımızdan alamadığımız tadamadığımız sevgiyi çoğu kere dedelerimizden
aldık. Onlara sığındık, babalarımıza yapamadığımız nazları onlara yapardık. Soru
yağmuruna tutardık onları. Beyuk adam gibi muhatap alarak cevaplardılar
sorularımızı çoğu kere ve sıkılmadan. Torun olmanın ayrıcalığı, tadı da bir
başkaydı:
 
—Deddee,
—Dedegaa
—Dedee ğaşluk versana bana.

 
El ele torunuyla yürürken kim kimi
gezdiriyor belli olmayan yavaş ve aksayarak yürümelerini,
 “Uşağum gel dumdumi yapalum” ,“Oy
dumdumi dumdumi…” ezgisiyle torunlarına yaptırdıkları horonları hatırladıkça
hala hüzünle karışık tebessüm ederiz.
 
***
 
Çoğu
rahmetlik oldu kalmadı yaşlılarımız. Farkına varamadan yaşlanan bizler olduk
şimdi…
 
Ölümüne alışamadığımız yakınlarımızın,
ölümünü, öldüğünü unuturuz. Sanki her zamanki yerinde; evde, takıldığı yerde
bizi bekliyor ya da sokakta, mahallede yürürken birden karşımıza çıkacakmış gibi
bir his doğar içimize… “Aha şimdi şu köşeyi dönünce karşıma çıkacak, aha
anahtarıyla kapıyı açıp içeri girecek. Bastonuyla kapıyı vuracak” duygusuna
kapılanımız az değildir…
 
Yoklukları önceden tahmin
edemeyeceğimiz tesirle hala üzer bizleri…
 
Dertlerinin, yalnızlıklarının en büyük
sığınağı; çoğunun yine yalnızlık ve düşlere dalıp gitmekti maalesef.
 
Uzun uzun susarlardı.
 
Yere bakıp düşünürken dalıp giderlerdi
bir süre.
 
Yaşlarıyla doğru orantılı uzun uzun
susarlardı…
 
—Bizden geçti
 
—Artuk yaşlanduk
 
—Eğtiyarladuk
 
—Duymayirum,
 
—Eyi görmeyurum
 
—Ağrilardan uyuyamayirum
 
—Bi iştahsizluk bi sinir var bende
nedu anlamayirum.
 
—Gün doldi artuk.
 
—Bitti, bitti uşaklar…
 

 
Sağ olanlara sağlık ve sıhhat,
ölenlere de gani gani rahmet dileyerek sevgi ve selamlarımı sunarım…
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Son Güncelleme: 14:39 13 Mart 2008
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.