Şatıroğlu Gayrimenkul
Nuhoğlu Gıda
ÇAYKARA GAZETESİ

Yaylayı kapatırken… “Seneye ya nasip”

Bülent Hakan Altuncu

Bülent Hakan Altuncu

1972 yılında Çaykara'da doğdu. Babasının öğretmen olması nedeniyle çocukluğu Akçaabat ve Of ilçelerinde yaz aylarında Çaykara Şahinkaya Kuşmer Yaylasında geçti. Anestezi Uzmanı, Doktor, yazar, amatör halk müziği sanatçısı ve fotoğrafçıdır. Özüm ile Dağlar Mehmet'in babasıdır.

SARI ÇİÇEĞİN KOKUSU

Yayladan inileceği zaman evi kapamak başlı başına bir işti. Öyle kapıyı kapayıp, anahtarı çevirmekle bitmiyordu iş çünkü.

Yaylamız 2350 rakımda ve Karadeniz iklimi ile karasal iklimin geçiş noktasında bir coğrafyadaydı. Dediklerine göre kışın evlerimiz, “dufa” dediğimiz, dağa sırtını yasladıkları arka taraflarından çatısı da dahil olmak üzere tamamen kardan kapanırmış. Kot farkı olan evin aşağı tarafı da çatıya kadar olmasa da pencerelerine kadar kara gömülürmüş. Çok büyük kasırgalar ve kar tipileri olurmuş, zaten evler karla kaplı olmasaymış çatıları çoktan uçarmış. Bu dediklerim yeni evler içindi, yoksa “yerobası” dediğimiz tek katlı, yerle hemzemin, ahır ve evin yanyana olduğu yapılar erkenden tamamen karla örtülürmüş, onlarda bu risk olmazmış.

Bu yüzden bacalar iyi kapatılmalı, çatının tavan arasına rüzgar alabileceği yerler tamir edilmeli, pencere kepenkleri sıkıca kapatılmalıydı. -50 dereceleri bulan soğuklarda her şey donacağı için tüm su tesisatında ki su boşaltılmalı, soğuklar başlayınca hem ısınmak hem de yiyecek bulabilmek için evlere dadanacak fare türlerine karşı kapanlar kurulmalı, gazetelerin üzerine ağular ( fare zehiri) serilmeli, tüm bu engelleri aşabilecek farelerin olabileceği önceden tecrübe edildiği için bütün yatak, yorgan, halı, kilim gibi tekstil ürünleri zeminden yüksekte kalacak şekilde tavandan aşağı asılmalı, yol azığı olarak filobida dediğimiz pastalar hazırlanmalı ve daha başka bir çok iş ….

Tüm bunlar yapılırken köye inme sevinci ve heyecanının oluşturduğu kalp çarpıntıları hiçbir zaman yayladan ayrılmanın verdiği hüzün duygusunun önüne geçemezdi. En azından benim için bu kesin böyleydi. Evin dışında, toprağın 10 cm altında olan su vanasını kapattıktan sonra üzerini düz ve büyük taşlarla kapatırken aralarınada naylon poşet gibi bir şeyler koyarlardı, sanırım su sızıp vananın etrafında donmasın diye. O poşetin gevşek olduğunu gördüğümde, bizler buralardan gittikten sonra, o bahsettikleri kasırgalar olunca poşetin sallantısını ıpıssız yaylada bir canlılık işareti gibi hayal eder, onu bile yaylada yalnız bırakacağımıza üzülür, taşları tekrar aralar poşeti gergin ve sarsılmaz hale sokmaya çalışırdım.

Tüm bu işleri yaparken babaannemden sürekli, “ ya nasip bir daha gelmek”, “ seneye sağ isek da gelirsek” gibi vedalaşma ünlemlerini ve duygulu müzikal serzenişlerini işitmek beni her şeye karşı son kez görüyormuşum gibi derin bir veda duygusuna iterdi. En büyük korkumsa, yaşlı oldukları için dedem veya babaannemden birinin önümüzdeki kışın ölmesi endişesi ve seneye yaza yaylaya bir eksik çıkmamızın nasıl bir duygu olacağını düşünmek olurdu.

Derelerin suyu azalıp, tüm otlaklar kuruyup sarı kahverengi arası bir renge dönmüşken, bizlerin bile saçlarımız sararmış, ciltlerimiz kuru cansız bir hal almışken “gastanbuliga” dediğimiz turuncusu ve moru olan, yaylanın son günlerinde toprak altında kalan sarımsağımsı köklerini yemekten zevk aldığımız “ var-git” çiçeklerinin doğadaki bu kurumaya karşın taptaze filiz vermesine şaşardım ve düşünürdüm; Var-git haa.

Oysa sarı çiçekler kupkuru olmuştur artık. Kurudur ama buruk, hüzünlü bir kokuları vardır. Bu rakımlarda yaşamayanların çoğu sevmez sarı çiçeklerin kokusunu. Net olarak güzel koktuklarını bende diyemem ama o kadar karışık ve kompleks bir kokuları vardır ki içinde koca bir yazın kokusunu barındırırlar. Yazbaşı ki çimlerin ve karların kokusu, toprağın kokusu, o topraklardan çocuk tepinişleri ve hayvan sürülerinin geçişleriyle kopup havalanan tozların kokusu, keven kokusu, köyden yeni gelmiş fındık futuşunun kokusu, değmiş armut kokusu, mısır ekmeği kokusu, yeni kara lastik kokusu, plastik top kokusu, bakkal kokusu, tam kurumamış ot balyası kokusu, bacalardan çıkan tezekle karışık yanmış odunların dumanının kokusu, sabah yatakta uyurken, “içeri” dediğimiz mutfakta sobanın üzerinde pişen kuymağın kahvaltı zamanı geldiğini haber veren kokusu, dede kokusu, babaanne kokusu, bayramlarda yaylaya gelen temiz anne kokusu, babanın okşayan elinin sigara kokusu, nice sevincin, nice hüznün, nice kavuşmanın ve nice ayrılığın kokusu… Bu yüzden sarı çiçeklerden bir soluk almak beynimi allak bullak eder, nice insanın ve hayatın kokusu ile zamanda yolculuğa çıkarım ilk nefeste.

Bu yüzden midir bilmem, birinin gözlerinin içine bakıp fotoğraf çektirirken de hep bu son fotoğrafımız mıdır diye bakarım o gözlere. Babaannemin deyişiyle “Ya nasip” bir daha fotoğraf çektirmek dercesine. Babamın ve babaannemin kokusu tavana asılı sarı çiçeklerde, dedem solgun bir çiçek, şimdilik burnumun dibinde.

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.