ÇaykaraDernekpazarıÇaykara KöyleriÇaykara Köyleri HaritasıÇaykara NeredeUzungölÇaykara nedirWhatsApp Link Oluşturma
DOLAR
47,1975
EURO
53,9034
ALTIN
6.143,28
BIST
14.070,98
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Trabzon
Az Bulutlu
27°C
Trabzon
27°C
Az Bulutlu
Salı Çok Bulutlu
26°C
Çarşamba Çok Bulutlu
27°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
29°C
Cuma Çok Bulutlu
27°C
reklam

SİSLİ BİR HAVADA KAYBETTİĞİMİZ YOL (CULUĞUMUZ)

30.06.2026 16:29
458
A+
A-

11-12 yaşlarındaydım…
Bir Temmuz ayıydı, sabah namazını kıldım ve yattım. Biraz uyuduktan sonra annemin sesi ile uyandım. “Fahrettin, kalk kalk, servise geç kalacaksın.”  Bende apar topar kalktım, kurulan sofradaki bir bardak çay, kırmış olduğu yumurta ile kahvaltı yaptım. Ardından annemin hazırlamış olduğu lahana, patates, biraz pancar ve birkaç öteberi çuvalını sırtıma geçirdim. Bir taraftan da güneş tepeden aşağı inmeye başladı. Ben ise yukarıya doğru yaklaşık bir buçuk kilometrelik bir yolu nefes nefese yürüyerek, bizim  bölgenin haftada bir yayla servisi olan Köseli’li Mustafa Yazıcı’nın kamyonetine son anda yetiştim. Uzun yıllar yayla servisleri ile yolculuk kamyon veya kamyonet kasasında olurdu. O bile yaylacılık da büyük bir konfordu. Bu servislerin şoför mahallinde iki kişi oturabilirdi. Buraya yaşlılar, hamileler veya ilk servise ulaşan binerdi. Bazen de o bölgede hatırı sayılır kişilere tahsis edilirdi. İşte bu servis araçlarından biri olan 250’lik bir Dodge kamyonetin üstündeki vatandaşların yardımıyla önce çuvalımı, sonra da kendimi kasanın üzerine atmış oldum. Yarı uykulu, mahur bir şekilde henüz boş olan kasada dengemi de sağlamak için kasa kapısından sıkıca tutmak zorundaydım. Servisimiz yolcu toplaya toplaya 25 km lik yayla yoluna doğru yol aldık. Sırasıyla Köseli, Malbet, Filak, Uzungöl yolcularını aldıktan sonra artık Şekersu Yaylası’na kadar araç durmayacaktı. Şansınıza tanıdık birini bulduysanız konuşa konuşa yolun nasıl bittiğini fark etmez, yolculuk zevkli hale gelirdi. Yoksa da uzun zaman birbirini görmeyen ve serviste bir araya gelen teyzelerin ablaların enva-i çeşit muhabbetlerine maruz kalıp ilginiz olmayan birçok olaydan haberdar olursunuz. Bazen çanta veya çuval ezilmelerinden dolayı yapılan münakaşalara bazen de ön tampon üzerinde iki üç kişinin oturabileceği ve içinde araç için lazım alet edevat ile halatların olduğu bagaj denilen yerde oturmak isteyen çocukların (tehlikeli oluşundan ötürü), anne babaların çekişmelerine şahit olursunuz. Hele hele saçı uzun olup oraya binen ve saçları rüzgârdan dalgalanan gençlerin fiyakalarından geçilmezdi. Tabii hava bozuk ve yağışlı ise yolculuk tam bir işkence ile biterdi. Uzungöl’den sonra yaklaşık 8 km’lik yoldaki çam ağaçları ile kaplı ormanın içinden çam kokusu eşliğinde Yaylaönü köyüne ulaşılır. Yaylaönü’nü geçer geçmez yaylanın mis kokulu havası hissedilmeye başlanırdı. Ardından Yaylaönü köyüne ait küme şeklinde oluşmuş hiç betonarme yapısı olmayan tamamen ahşap evlerden oluşan Gudi yaylasından geçerek önce zirveye sonra da iki üç kilometrelik yokuş aşağı inilerek Şekersu yaylasına ulaşılır. Yaklaşık iki saatlik bir yolculuktan sonra benim ineceğim ilk durak olan Nicendafu mevkiinde inmiş oldum. Allah’tan indiğim yerle yayla evimiz arasına çok fazla yol yoktu, hemen 3-5 dakika içerisinde yaylaya vardım. Yaylada dedem,
babaannem ve küçük kız kardeşim vardı. Kapıyı çaldım, küçük kardeşim kapıyı açtı ve beni görünce adeta sevinçten havalara uçmuştu. Selam verdikten ve hâl hatırdan sonra dedem, “Ben de seni bekliyordum, bana bir yol arkadaşı lazım ne iyi ettim de geldin.” deyip sevincini benimle paylaştı. Ben de merakla,” Hayrolsun, yolculuk nereye?” diye sorunca, “Bugünkü yolculuğumuz anneannenin yaylası olan Şeyhi Yaylası’na.’ Diye cevap verdi. Bu arada anneannem dedemin aynı zamanda ablasıydı. “Sen dedeni ve anneanneni, ben de ablamı ziyaret edeceğim, diğer dedeni de görmüş olacaksın.” Diye devam etti. Bu  konuşmalardan sonra hazırda kurulu olan sofradan köyde yarım kalan kahvaltımı tamamlayıp yola koyulduk.

                  Şekersu Yaylası’ndan Şeyhi Yaylası’na gitmek üzere yola çıktık. Karayolunu takip ederek araçla yaklaşık 25 km lik mesafeyi biz aradaki patikalar ve kestirme yollarla tahminen 15 km yürüyecektik. Daha önce hiç gitmediğim yaylalardan geçecektik ve haliyle beni bir heyecan sarmıştı. Sadece ismini bildiğim, Şeyhi Yaylası’nı, yol güzergahındaki diğer yaylaları merak etmeye başladım. Soğanlı Dağında bulunan telsiz rölesi görevini sağlayan o büyük direğin de yanından geçecektik. Acaba bir arabayla mı gideriz, yürüyerek mi gideriz diye aklımdan geçerken yola koyulduk. “Dedeme şeyhi yaylasında giden araba var mı?” sormuştum, Dedem “Oraya giden bir araca rastlamamızın zor bir ihtimal olduğunu ‘araba çıkarsa ve bizi alırlarsa yakınına kadar gidebiliriz, araç bulsak bile bir süre de yürümek zorundayız” cevabını vermişti. Saat 10 gibi Şekersu yaylasından yola çıktık. Hava berrak ve güneşliydi. Tapanoz Yaylası’na kadar bir iki araç yanımızdan gelip geçmesine rağmen el attık, ancak bizi almadılar. Biz yürümeye devam ediyorduk. Tapanoz yaylasını geçtikten sonra Soğanlı Dağı dediğimiz kısma yöneldik. Yolumuzun bir kısmını araba yolundan gidiyor, bazen de kestirme olan patika yollarını kullanarak devam ediyorduk. Soğanlı Dağına vardığımızda Bayburt yol ayrımında biz sağ taraftaki istikamete yöneldik, kestirme yolları kullanarak mera diyebileceğimiz çimenlerdeki yoldan devam etmeye başladık. Dedem, bir taraftan  Dede Korkut masallarından, yerel hikayelere, Hz. Ali’nin cenklerinden, Hz.Peygamber Efendimizin hayatına, bazen de farklı konulardan bahsederek yolumuza devam ediyorduk. Ancak ben yorulduğumu hissediyor, araba yoluna geçip gelebilecek bir araç bizi alıp almayacağını merak ediyordum. Bir taraftan yorgunluk ile bir taraftan sohbet bir taraftan da araç beklentisi içinde patika yolumuzun artık bittiğini ve tamamen çimen olan bir alandan yürüdüğümüzü fark ettim. Bir süre sonra da Çaykara tarafındaki boğazdan yukarıya doğru bir dumanın hızla geldiğini görebiliyorduk. Patika yoldan çıkıp normal çimenden yürürken çok kısa bir süre de etrafımızı yoğun bir sis sardı ve görüş mesafesi 3-4 metreye kadar düştü. Benim içimdeki endişe biraz daha arttı. Acaba başımıza bir hal gelir mi? Çünkü çok sıkça bahsedilen sisle kişinin özellikle çimende yolunu bulamayacağıydı. Hatta akrabalarımızdan 8 yaşında bir çocuğun Multad Köyü yaylasında yayla evinden uzaklaşıp sis te kaybolduğunu, günlerce arandıktan sonrada kırklar tepesine yakın bir yerde (üstelik arama sırasında defalarca yanından geçmelerine rağmen bulamadıklarını), cansız bedenine ulaşıldığı bilgisini zihnimden uzaklaştırmaya çalışıyordum. Yaylalarda günlerce sisin hiç yerden kalkmadığını düşündükçe de ‘acaba’ larım artıyordu. Fakat bir taraftan da yıllarca bölgede yaşamış olan dedemin mutlaka yolu bildiğini, yolu kaybetsek te bulabileceğini dolayısıyla başımıza bu konuda herhangi bir şeyin gelemeyeceğini düşünüyor; kendimi bu noktada ikna etmeye çalışıyordum. Durumu da dedeme çaktırmamaya çalışıp zaman zaman sohbetine katılıyordum. Epey yürüdükten sonra birtakım sesler duyduk. O seslere doğru yürüdük, çadırlı bir obaya denk geldik. Yolu kaybettiğimizi dedemin obadakilere olan sorularından iyice  anladım. Tarif ettikleri yolda bizi belirgin bir yola çıkarmadı. Yine otlak diyebileceğimiz, bir çimenden yolculuğa devam ediyorduk.. Benim tedirginliğim biraz daha artmış olmasında rağmen  yine de dedemin yolu bulacağına, bir şekilde bizi sağ selamet Şeyhi Yaylası’na ulaştıracağına da inanıyordum. Âmâ bir gerçek vardı ki biz yolumuzu Soğanlı Dağı civarında kaybettik ve yaklaşık iki saat muhtemelen aynı yerde dolaşıp duruyorduk. Saatler ilerliyordu, bir yerde öğle namazını tahmini kıbleye yönelerek kılmıştık. Babaannemin bize vermiş olduğu yol azığı ekmekle ve yanında şimdi hatırlayamadığım bir şeyleri atıştırdık ve tekrar yolumuzu aramaya kalktık. Hala sis görüş mesafesi 3-4 metreye kadar devam ediyordu. Sisle beraber aynı zamanda bir çise (ince ince yağan yağmur) vardı ve biz çimende yürüdüğümüz için dizden aşağıya olan kısmımız tamamen sırılsıklam olmuştu. Ayakkabılarımızın içi de su aldığı için yaptığı ‘cak’ ‘cuk’ sesleri eşliğinde izi belli olmayan bir yolda yürümeye devam ediyorduk. Ta ki hayvanların boynuna asılı olan zil seslerini duyuncaya kadar. (Yaylada kaybolan büyükbaş veya küçükbaş hayvanları bulabilmek için boğazlarına zil ve çıngırak denilen aparatlar takılır.) Dedem sevinçli bir eda ile, (Beni şımartacağı zaman ve bazen sevgisini belli ettirmek için göbek adım olan Barbaros Hayreddin diye seslenirdi)Barbaros, Barbaros Hayreddin! Gel gel Elhamdülillah yolu bulduk‘ diyordu. Ben de zil sesleri ile yolun ne alakası var diye içimden geçirdim ve gelen sesler üzerine yürümeye devam ettik. Belki 5 dakikalık bir yürüyüşten sonra hayvanlara, ardından onların çobanına rastladık. Dedem bu adama, saatlerdir oralarda dolaştığımızı, Şeyhi Yaylası’na gideceğimizi ve bir türlü yolumuzu bulamadığımızı ifade etti. Kendisi de yol tarif etsem de bu siste yolu bulamayacağımızı, çimenlerin üzerine çok farklı yolların olduğunu, sisin izin vermediğini, dolayısıyla yolu bulamayacağımızı söyleyip, ‘biraz sonra hayvanlar kendiliğinden zaten yola koyulacaklar, biz de onların peşinden Henege’ye gideriz’ dedikten sonra biz de yürüyüşümüzü rölantiye alıp hayvanların hareket ettiği kadar gidiyorduk.. Hayvanlar da artık akşam yaklaştığı için kendileri hem otluyor hem de gidecekleri meskenlerine doğru yol alıyordu. Dedem, ben ve çoban onları takip ettik. İnekler bizi Henege köyüne getirmiş oldular. Sağ salim bir yerleşim yerine ulaştığımızın sevincini de belli etmemeye çalışıyordum. Köy bir çökmede olduğu için burada sis yoğun değildi, köy evleri görülebiliyordu. Yukarıdan aşağı doğru köyün merkezindeki camiye inmiştik.

                    Amacımız hem ikindi namazını kılmak hem de gerekirse o akşam orada köyden komşumuz olan bir hanede kalmaktı. Ondan sonra da ertesi gün yolumuza devam etmekti. Çünkü bir taraftan yoğun bir çise var ve hiç yerden kalkmaya niyeti olmayan yoğun bir sis. Camiye varınca kapalı ve kilitli olduğunu gördük. Caminin önünde oynayan çocuklara anahtarı sorunca onlardan biri kırık olan camdan içeri girip, camiyi içerden açtı. Camiye girdikten sonra daha önce görmediğim  bir mimari vardı. Köyde kış şartlarının ağır olmasından dolayı caminin içinden demirden yapılmış dönerli demir merdivenle abdesthaneye inmiş olduk. Abdestlerimizi aldıktan sonra ikindi namazını kıldık. Hemen caminin üst tarafındaki bir bakkal dükkanına uğradık. Misafir olmayı düşündüğümüz eve elimiz boş gitmeyelim bir şeyler alıp devam edelim düşüncesi ile, selam verip bakkala girdiğimizde birkaç yaşlının sobanın çevresinde oturup sohbet ettiğini gördük. Göz ucuyla bakkalda neler var diye bakınca ilk gözüme çarpan şeyler, bisküvi kutuları ki (o yıllarda kremalı vb diğer bisküviler teneke kutularda) olurdu. Ayrıca (Başka) denilen onlu kibrit kutuları, sabun kalıpları ve köyde ihtiyaç duyulan parça parça malzemelerdi. Hal hatır faslı ile beraber bakkalda yanan sobanın yanında da ıslak olan paçalarımız kısmen kurumuş oldu. Bize çay ikram ettiler, Dedem günün özetini üçüncü kez onlara anlatmış. Saatlerce yol aradığımızı, sonra bu köye ait bir çobanla beraber (Henege) köye geldiğimizi ifade etti. Fakat köyün üst tarafındaki sis açık olan bakkalın kapısından bize ‘ben hala buradayım’ diyordu. Böyle bir havada Henege köyünden Şeyhi Yaylası’na geçişin yine zor olacağını bildiği için dedem, “Belki bu akşam burada kalabiliriz.” Yarın da yolumuza devam ederiz’ deyince, bakkalda oturan orta yaşlı bir adam, “Ben de Şeyhi Yaylası’na gideceğim, isterseniz beraber gidebiliriz.” Teklifinde bulundu. Dedem de “Hay hay, iyi olur. O vakit geç kalmadan yola çıkalım” demesiyle harekete geçtik.. Bakkaldan aldığımız bir teneke kremalı bisküvi ile bakkal amcanın ‘yolda acıkırsanız yersiniz’ diye verdiği tandır ekmekleri ile yolu revan olduk. Köyün içinde nispeten görüş mesafesi açıkken köyden çıktıktan sonra yine sisli bir ortama maruz kaldık. Ama bu sefer ki patika belirgin ve işlek bir yol olduğu her halinden belli ediyordu. Yol arkadaşımız ile dedem sohbet ederek, ben ise sadece dinleyici olarak kısmen de daha dinlenmiş bir şekilde yolculuğumuz devam etti. Sonunda akşam karanlığı ile Şeyhi Yaylası’na varmış olduk. Şeyhi yaylasında sis biraz daha görüş mesafesine izin veriyordu. Yayla evleri ile konumunu görünce Şeyhi Yaylası’nın bölgemizdeki köylere benzediğini düşündüm. Çünkü bizim yaylalar nispeten düz; Şeyhi Yaylası ise yamaçta konuşlandırılmış durumdaydı.

Anneannemin kapısına vardığımızda dayımın oğlu Dursun’un koyunları toparlayıp onları PER’in (koyun ağılı) içerisine almaya çalıştığını gördüm. Ancak uzun süredir görüşmediğimiz için beni pek tanımadı. Nasılsa birazdan bir araya gelecektik diye eğleşmeden kapıyı çaldık, kapıyı anneannem açmıştı. Büyük bir şaşkınlık içerisinde heyecanla dedeme sarıldı, ardından beni de bağrına bastı. Mustafa dedemin yanına vardık. Anneannemin eşi olan Mustafa dedem, işitme ve görme engeli ile yaklaşık 20 yıl hayatına devam etmişti ve insanları, zor duyduğu sesinden ya da dokunmasından tanırdı. Nazım dedem Mustafa dedemin yanına varıp elini alıp biraz da yüksek sesle selam verince “Aleykümselam Hacı Nazım Efendi.” diye cevap vermişti. Mustafa dedem  Nazım dedemi, yani yolculuk arkadaşımı sesinden hemen tanıdı.. (O görme ve işitme engeli olmasına rağmen hiç şikayetçi olmamış ve haline hep şükretmiş biriydi). Anneannem de neredeyse hiç yanından ayrılmamış, gören gözü işiten kulağı olmuştu. Bedensel sıhhatı varken de dayı oğlu Ahmet’te küçük yaşından beri ona yarenlik etmiş ve camiye gidiş gelişlerinde eşlik etmişti. Ben de yanına vardım, elini öptüm. Çok küçükken beni gördüğü için bu delikanlı hangisi, ‘Hayrettin mi, Fahrettin mi’? diye sordu. Ben de kulağına yaklaşarak , ‘dede ben Fahrettin’ dedim. Mustafa Dedem de ellerimi avuçlarının içine aldı, muayene eder gibi kontrol etti ardından yüzümü, yanaklarımı bir tarama cihazı gibi kontrol etti ve sözleri ile ziyaretten dolayı ne kadar memnun olduğunu ifade etti. Ben ise bir taraftan iki dedemi bir arada görmenin şaşkınlığı ve heyecanını yaşıyor, bir taraftan da sağ salim anneannemin oraya, Şeyhi yaylasına vardığımıza şükrediyorum. Sobanın ısısıyla bedensel olarak, anneannemin, dedemin sonra da gelen Dursun’un ve rahmetli Mustafa Ağabeyin ilgisi ile de manen ısınıyordum. Akşam ezanı çoktan okunmuştu, namazı kıldık. Dayıoğlu Dursun koyunların hizmetini yaptıktan sonra geldi. Biraz sonra da büyükbaş hayvanlarla meşgul olan dayımın büyük oğlu olan rahmetli Mustafa ağabey geldi. O günün şartlarında elektriği olmayan, gaz lambası ile ışık elde edilen, o sevimli ve küçük yayla evinde  akşamı geçirecektik. Dayıoğullarım sağ olsunlar benimle ilgilendiler, sohbet ettiler, hizmet ettiler ve o gece büyüklerin hikayelerini, sohbetlerini dinleme fırsatı bulmuştuk. Ve tabii gündemin ana konusu yol boyunca yaşadığımız hadiselerin, araçların bizi almadığını, yolumuzu kaybettiğimizi, birden sisin ortasında ne tarafa gideceğimizi şaşırmamızı ve tabii Henege köyü konuşulmuştu. Yemekler yendi, çaylar içildi, yatsı namazları cemaatle kılındı ve gecenin ilerleyen saatlerinde sohbet uzayıp gitti. Derken yatma vakti geldi, yatmamla uyumam bir oldu. Tatlı bir uykudan sonra sabah anneannemin sesi ile uyandım. Merak ediyordum, acaba hava nasıl diye. Yattığım yerde küçük bir pencere vardı, hemen oradan dışarıya bakınca havanın açık ve güneşli olduğunu gördüm ve çok sevindim. Çünkü aynı yolu biz tekrar yürüyerek Şekersu Yaylası’na dönecektik ve bir gün önceki sıkıntıların aynısını yine yaşamak istemiyordum.

Sabah dayıoğullarım  hayvanlarla meraya gitmişlerdi. Kahvaltıyı,  dedemler ve anneannemle yapmıştım.  Derken artık tekrar yola revan olma vakti gelmişti. Hava güzeldi ancak içimdeki endişe devam ediyordu. Çünkü biz Şekersu Yaylası’ndan çıktığımızda da hava çok güzel, açıktı ve güneşliydi. Lakin Tapanoz Yaylası’nı geçtikten sonra kendimizi sisin ortasında yol arar durumda bulmuştuk. Vedalaşıp yola çıktık. Şeyhi yaylasından ayrılırken, şirin ancak coğrafi açıdan biraz zahmetli, bunun yanında hiç beton evi olmayan tamamen ahşap küme evlerinden oluşan bir yayla ve tam karşısında bulunan dağın heybetini ve o dağı bir kalem çizgisi gibi ikiye ayıran ve aşağıdan yukarıya doğru Şeyhi yaylasına da bağlanan uzun bir yolu geride bırakıyorduk. Dönüşte yine Henege Yaylası’nın karşı tarafındaki ve çevresindeki çayırların kesildiğini, otların oluşturduğu şekillere şahit olmuştuk. Bu sefer hava durumu bizden yanaydı ve sis, çise-yağmur olmadan Soğanlı Dağı’nı geçmiştik. Akabinde Tapanoz’a vardık, Tapanoz’da dedemin dostlarından birinin yaylasında öğle namazını kılıp bir şeyler atıştırdıktan sonra yola koyulduk. Yaklaşık 7-8
saatlik yolculuktan sonra yaylamız olan Şekersu ‘ya varmıştık. 11-12 yaşlarında yaşadığım bu yolculuk hatıralarımda iz bırakan bir yolculuktu. Hem dedemle böyle bir yolculuğa çıkmamız, yolda anlatmış olduğu hikayeler, yolu kaybetmemiz, benim endişelerim, iki dedemi bir arada görmem, çok sık gidip gelemediğimiz anneannemi görmem, o minik yayla evinde anneannemin sıcak ilgisi kuzenlerim Dursun’un ve Rahmetli Mustafa abinin sohbeti, hulasa-i kelam, hafızamda endişeli de olsa güzel izler bırakan bir iki gündü .

Fakat enteresan olan da, ömrünün büyük bir bölümünü görme ve işitme engeli ile yaşayan Mustafa dedemin metaneti, hamd’ı ve berrak zihni, dokunma hissi ile çevresindekileri tanıma yetisi karşısında, herhangi bir engelimiz olmamasına rağmen doğanın, doğal bir hareketi ile insanı nasıl kör edeceği ve aslında insanın bir ‘HİÇ’ olduğu gerçeği.
                     Bu yolcuğu hatırlayıp kaleme almamda payı olan bir ismi, bu güzel Şeyhi yaylasında yaptığı hayvancılıkla, gayreti ve çalışkanlığı ile takdir ettiğim Soner Sevinç kardeşimizin de zikretmeden geçersem haksızlık olur.
Bu vesile ölmüşlerimize rahmet hayatta olanlara sağlık ve afiyet diliyorum.
20.06.2026/İSTANBUL

Yapay zekanın seslendirmesini dinlemek isterseniz Youtube kanalından dinleyebilirsiniz.

 

ETİKETLER:
Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar
× YASAL UYARI ! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.