Bir zamanlar her şey her yerde yoktu. Hatta hayat çok az şeyle yaşanıyordu. Ama hal böyleyken her şeyin bir kıymeti vardı.
Bir zamanlar diye bahsettiğim yıllar benim çocukluğuma ve gençliğime denk gelen yıllardı. Öyle asırlar evvelinden bahsetmiyorum.
Bir bisküvi mesela… Bir çocuğun basit bir bisküviye ulaşması öyle sıradan bir olay değildi. Hatırlarım bir şekilde elimize geçen Finger bizküviyi itina ile, önce etrafını ince ince ısırarak dolaşır en son orta kısmını mideye gönderirdik. Birbirine kaymakla yapışık haldeki kaymaklı bisküviyi ortadan ikiye ayırıp önce kaymağını kemirip lezzetin zirvesine çıkmadan dıştaki bisküviler yenmezdi. Bir cam şekeri, bir dilim lokum ise ya bayramdan bayrama ya da şehirden gelen bir akrabanın getirmesine bağlıydı. Bayat da olsa ilçeden gelen bir fırın ekmeği (bizim ilçede Çaykara ekmeği) katık dahi istemez steğno (sade olarak) büyük bir keyifle yenilirdi. Düğünler yemekli olur düğün yemekleri olarak kuru fasülye, pilav, komposto ve köy baklavası ikram edilir; özellikle gençler yaklaşan bir düğünde doyasıya yiyebilmek için bir iki gün önceden aç kalır, düğün sofrasında büyük bir heyecanla kuru fasulye pilav menüsüne kurulurdu. Nihayet bisküvi, lokum, şeker, kuru fasülye pilav kıymetliydi, kıymetleri bilinirdi.
Kıyafet almak da öyle kolay değildi. “Bu gün ne giysem?” diye düşünülmezdi. Zaten fazla bir seçenek yoktu. Aynı kıyafetler yıkanıp kurutulur döndürüp döndürüp giyilirdi “Var olan ile nasıl idare ederim?” denirdi. Yeni kıyafet almak en son şık olarak akla gelirdi. Bir pantolon, bir kazak; giyilip küçülünce büyükten küçüğe, ya da yakın akraba çocuklarına geçerdi. Diz ve mâbad yamalanınca ayıp sayılmazdı, yama utanılacak şey değildi. Çünkü eşya kolay bulunmazdı; bulunan kolay atılmazdı. Kıyafet kıymetliydi, kıymeti bilinirdi.
Ayakkabı, başlı başına bir meseleydi. Tek ayakkabıyla dört mevsim geçirilirdi. Öyle yazlık, kışlık, spor ayakkabısı, yürüyüş ayakkabısı vs yoktu, olamazdı. Zaten köy içinde sadece kara lastik giyilirdi. Tek kundura ayakkabı düğünlerde, şehre veya ilçeye inerken giyilir, beklediği için kurur ve ayağı vururdu, vurunca da sabredilirdi; çünkü yenisi hemen alınmazdı, alınamazdı. Öyle onlarca çift ayakkabı rüyada bile görülmezdi. Duruma da ayakkabıya da alışılırdı. Ayakkabı kıymetliydi, kıymeti bilinirdi.
Benim köyüm de dahil olmak üzere çoğu köyde elektrik dahi yoktu. Gaz lambası geceleri aydınlatırdı. Bir misafir geldiğinde isporto ve gazyağı pompalanarak yakılan lüks lambası evde bayram havası yaşatırdı. Sonra 1983’te elektrik köye geldi ve geceler aydınlandı. Ondan sonra televizyon yavaş yavaş hayatımıza girmeye başladı. Televizyon vardı ama her evde yoktu. Olan ev, ziyaretlik olurdu. Çizgi film, Türk sineması ve maçlar televizyon olan evlere gidilerek seyredilirdi. Tek kanalda izlenen bir program, şimdi yüzlerce kanalın veremediği heyecanı verirdi. Çünkü her şey sınırlıydı ve sınırlı olan kıymetliydi. Lüks lambasının televizyonun kıymeti bilinirdi.
Çocuklar için oyuncaklar azdı ama hayal çoktu. Çocukluk hayal kurmakla geçerdi. Bir top, bütün köye yeterdi. Dışarıdan oyuncak satın alınmazdı. Çocuklar oyuncaklarını kendileri imal ederdi. Üzüm asmasından direksiyon, ipten araba, fırıldak, şimdi adları bile unutulan el yapımı oyuncaklar vardı. Kendi oyunlarını kuran ve oyuncaklarını üreten çocuklar eve girmezdi. Oyun ve oyuncaklar kıymetliydi, kıymetleri bilinirdi.
İnsanlar beklemekten sıkılmazdı, sabırlıydı. Belki de en çok beklemek bilinirdi. Gurbeti, misafiri, mektubu… Beklemek kıymetliydi. Beklenenin kıymeti bilinirdi.
İnsanlar birbirine karşı muhabbet doluydu. Herkesin birbirinden haberi vardı. Herkes hayatı paylaşarak yaşardı. Komşular birbirini arardı, sorardı. Birbirinin evine gitmek bir protokole bağlı değildi. Bir çay, bir sahan yabani hurma, mevsimine göre kestane, küp armudu, muşmula, feli, fındık… İkram edilir ya da edilmezdi. Kimse ne ikram edildiğine bakmazdı. Komşu komşunun derdi ile dertlenirdi. İnsanlar kıymetliydi, insan insanın kıymeti bilinirdi.
Çocuklar ailede sorumluluk taşırdı. Anne babaya, akrabaya ve komşuya sınırsız saygı vardı, itaat vardı, otokontrol vardı. Çocuklar büyüklere kıymet verirdi. Anne babanın, akrabanın ve büyüklerin kıymeti bilinirdi.
Bugün yediğimiz önümüzde yemediğimiz ardımızda, onlarca yıl giyebileceğimiz kıyafetimiz, ayakkabılarımız var, iletişim baş döndüren bir hızla gelişmiş. Ama yalnızız ve tatminsiziz. Aileler yalnız, aile içinde aile bireyleri yalnız… Kıymet bilmez olmuşuz. Her şeyi çoğalttıkça kıymetini azaltmışız.
Halbuki bir bisküvinin bile nadir olduğu yıllarda, hayat ne kadar sade, ne kadar lezzetliydi. Belki de bu yüzden, hâlâ o günleri anarken “yokluk vardı ama güzeldi” diyoruz. Demekki mutlu olmak için var olması yetmiyormuş. Var olanın kıymetini bilmekle imiş…