
Ülkemizde Her yıl 1-7 Ekim Camiler ve Din görevlileri haftası olarak kutlanmaktadır. Bu kutlamalar da Diyanet İşleri Başkanlığı uhdesinde gerçekleşir. Cami eksenli bir medeniyetin varisleri olarak gerek insanımızdan gerek ise kamu kurumlarımızdan maalesef diğer önemli gün ve haftalarda gösterilen ilgi ve alaka gösterilmemektedir. Mesela ‘4 Ekim Dünya Hayvanlarını Koruma Gününü’ atlamayıp kutlayan üstü düzey kişiler, kamu kurumları ve STK’lar ne hikmetse aynı hassasiyeti ‘1-7 Ekim Camiler ve Din Görevlileri Haftasına’ göster(e)miyor. (Hemen belirtelim ki hayvanları koruma konusunda nebevi metodu yüzyıllar öncesinden Hz. Muhammed (s.a.v) 1400 yıl önce göstermiş, Mekke’nin fethine giderken yolda yavrularının üzerine gerilmiş ve onları emzirmekte olan bir köpek görmüş ve hemen ashabından Cuayl bin Sürâka’yı yanına çağırarak, onu bu köpek ve yavrularının başına nöbetçi dikmiştir. 10.000 kişlik ordunun yolu da yana kaydırılmış ve hayvan rahatsız edilmemiştir.)
Bu minvalde Hz. Peygamberin varisleri olan; Ülkemizin en ücra köşelerinde görev yapan, muhtarının bile ikamet etmediği, okulun vs. diğer kurumların olmadığı mahalle / köylerde, bu memleketin tapusu olan camilerin ihya ve imarı için uğraşan din görevlisi var. Bu görevi de büyük bir gönüllülükle yaptıkları için de onlara ‘Din Gönüllüsü’ denmiştir.
Sizinle paylaşacağım bu yazı bir din gönüllüsünün başından geçen bir olaydır. Ehlilerince çok iyi bilinir ki; bu yazıda geçen hadisenin benzeri hatta daha zorları Anadolu’nun birçok yerinde yaşanmış, ancak kaleme alınmamış veya alınmışsa da gün yüzüne çıkarılmamıştır.
Gayretim o dur ki; bu yazı üzerinden Din Gönüllüsü kardeşlerimizi hatırlamak, değerlerini bilmek adına hiç olmazsa da senede bir gün onları daha yakından tanımaya teşvik etmektir. Yazıyı bu minvalde değerlendirmenizi istirham ediyorum.
O Din Gönüllüleri ki;
– 7/24 esasına göre her daim görevleri başındadır.
– Kişinin doğumundan ölümüne, düğününden derneğine, hastalığından günlük işlerine kadar onlar hizmet etmeye devam ederler…
– İşlerini peygamberin varisi olarak bilir o şekilde yapmaya çalışırlar.
– Ecdadımızın onlara verdiği en büyük rütbe ‘Hademe-i Hayrat’ı şerefle taşımaya çalışırlar.
Hülasa çok farkında olamazsak da hayatımızın her anında, Din Görevlisi/Gönülleri var…
Bir Din görevlisi olarak yaşadığım ve hala hatırası canlı olan bir yolculuğu yıllar önce kaleme almıştım. Camiler ve Din Görevlileri haftası vesilesi ile de bu satırlara kadar olan kısmı ekleyerek yeniden siz kıymetli okuyucularımla paylaşmak istedim.
ZOR BİR TERAVİH YOLCULUĞU
“Kim Ramazan’ın faziletine inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek terâvih namazını kılarsa, geçmiş günahları bağışlanır.”
Hadis-i Şerif
1997-98 Ramazan ayı…
1997 Yılı Nisan ayında Çaykara ilçe müftülüğü tarafından Arpaözü (İpsil) köyüne imam-hatip olarak görevlendirildim. Arpaözü köyü Uzungöl’e 19 Km mesafede, küçük ama doğası ve insanıyla mükemmel bir köy. Köy yaz aylarında şenlenir, kış olunca da köy halkı muhtelif illere dağılır. Yazlık olarak kullanılan bir köy. Aralık ayına kadar Arpaözü’nde göreve devam etmiştim ve muhtarla beraber köyden ayrılan en son kişilerdik. Baharda buluşma ümidi ile köyü artık, henüz teşrif etmeyen kış mevsimine emanet ettik. O yılın Ramazan ayı ise, 31 Aralık Çarşamba günü başlıyordu. O sıralar İlçe Müftülüğüne vekâlet eden Çaykara’nın önde gelen âlimlerinden, Ali Karaçay beni ilçe müftülüğüne çağırdı. Görevlisi bulunmayan kendi mahallemin camisine görevlendirme beklerken, Uzungöl’e 18 km mesafede olan, Arpaözü’ne bitişik Demirkapı; (Haldızen) üst mahalle camisine görevlendirildim.
(Demirkapı; (Haldızen) Trabzon Bayburt il sınırında bulunur. Çaykara ilçesine 45 Uzungöl’e 18 km mesafededir. Rakımı 2100 civarında olup yedi gölleri de sınırları içinde barındırır. Özellikle son zamanlarda da doğasıyla yerli ve yabancı turistlerin akınına uğradığı bir köy.)
Ali Karaçay bana; ‘Haldızen üst mahalle camisi için atama beklediklerini, ancak orayı tercih edenin çıkmadığını’ ifade ederek, sonra da vurgulu bir eda ile “Hocam Ramazan yaklaştı, teravih senede bir geliyor, vatandaşımız mağdur olmasın hazırlığını yap ve hemen göreve başla” demişti. Hatta kış şartlarını bildiği için yanıma almam gereken ilaç vb. malzemeleri de hatırlatarak yolcu etti.
Bana yeniden yüksek rakımlı bir köye yol görünmüştü. O gün ki Demirkapı’da tablo şöyle idi. Alt ve Üst Mahallede, yanlış hatırlamıyorsam 13 hane ikamet (kışlayan) eden vardı. Bunlar da ağırlıklı hayvancılıkla uğraşan bir de köyden ayrılmak istemeyen yaşlılardan oluşan kişilerdi. Alt mahalle camisinde ise Çaykara İmam Hatip Lisesi üst sınıfından tanıdığım Mustafa Karaca görev yapıyordu.
Demirkapı’da o dönem okulun da açık bulunuyordu.Öyle zannediyorum ki 9 veya 11 öğrencisi ile eğitime devam ediyordu.
Bilenler bilir o yıllarda Haldızen, Arpaözü, Yente, Yaylaönü, Şekersu, Multad gibi yüksek rakımlı köylerin yolları, kışın uzun süre kapalı olurdu. Karın yol boyu oluşturduğu kütleler ile Solaklı deresine dik bir şekilde inen irili ufaklı derelerden akan çığ yüzünden, 3-4 ay bazen de 5 ay, araç ile bu köylere ulaşmak mümkün değildi. Nitekim bu durum çeşitli nedenlerle ulusal ve yerel basında sıkça yer alıyordu. (Bugün ise bu köylerin yolları kışın bile açık tutulduğunu görüyoruz)
Sabrınızı zorlayan bu girişten sonra, yazıyı uzun bulmayıp, (o köylerde yaşayan veya çeşitli nedenlerle görev yapanların belki sıradan sayacağı), fakat benim için çok zor geçen ‘Senede bir gelen bir teravih’ yolculuğuna beraber çıkmaya ne dersiniz. Evet diyorsanız.
O halde buyurun…
1998 Yılı Ramazan’ından bir gün önce görevlendirildiğim köye gitmek için ufak tefek hazırlıklarımı yaptım. Bu sırada durumdan haberi olmayan Demirkapı köyünden, Yaşar Abanoz Çaykara müftülüğüne üst mahalle camisi için görevli talebi için gitmiş. Oradan aldığı bilgi ile bana ulaşmıştı. Yol ve Ramazan boyunca mihmandarım olacak olan Yaşar Abanoz, o gece misafirim oldu. Ertesi sabah bir sürprizle karşılaştık ve kar yağışıyla uyandık. Henüz bu kar yağışı şiddetini artırmamıştı ki, biz ilk teravih namazına kavuşmak üzere yola koyulmuştuk. Annemin hazırladığı Ramazanlık malzemesinin yanında, birkaç parça kıyafetim ile kitap, radyo, el feneri gibi eşyanın sığdığı bir sırt valizi ile başımıza geleceklerden habersiz bismillah diyerek yola revan olmuştuk. Revan olduk da, öyle -bugün ki- gibi ulaşım şartları kolay değildi. Özel araç ile gitmeye kalksaydım maaşımın yarısına yakınını vermem gerekirdi ki özel araç bulmak da zordu. O Halde geriye bir yol kaldı. Çaykara- Uzungöl minibüsüyle önce Uzungöl’e ardından aynı araca ücret farkı verilerek görev yerine gidecektik. Tabii bu bizim hesabımız. Fakat Evdeki hesap çarşıya uymadığını kısa sürede görmüştük. Her geçen saniye Kar yağışı, şiddetini artırıyordu. Bu durum beni bir taraftan endişelendiriyor diğer taraftan da artık rehberim olan ağabeyimizin ‘mutlaka bir bildiği vardır’ düşüncesi ile tevekkülü de elden bırakmamaya çalışıyordum.
Uzungöl’e vardığımızda öğle vakti geçiyordu. Adeta kara kışın merkezine doğru tırmanıyorduk. Manzara ise, o yemyeşil olarak gördüğünüz duvarlarınıza astığınız, ekran görüntüsü yaptığınız kartpostalın çok dışında. Tabiat gelinliğini giymekle kalmadı yoğun kar yağışı da başladı. Ortalıkta hiç kimseyi göremiyorduk. Minibüs Uzungöl yolcularını caminin karşısında indirdikten sonra güya biz yolumuza devam edecektik. Şoförümüz 20 Eylül 2024 tarihinde Rahmeti Rahmana kavuşan Mustafa Karagöz ‘yolun kötü olduğunu gidemeyeceğini’ söylüyordu. Ben şaşkın bir şekilde, Yaşar Abanoz ile şoförümüzün diyaloğuna bakıyordum. Yol arkadaşım şoföre –hiç olmazsa bizi yolumuzun yarısına
denk gelen Çatma denen yere kadar bırakmasını-ısrar ediyor, sonrasında -yürüyerek gidebileceğimizi- söylüyordu.
Birkaç kez ‘geri dönelim havalar düzelsin sonra devam ederiz’ dediysem de mihmandarım bana Yaşar ABANOZ “Hocam millet bizi bu akşam teravihi kıldırman için bekliyor. Hatta onlara söz verdim hocasız gelmeyeceğim” diye. “Bir yolunu bulup gideceğiz” diyordu.
Bir taraftan hava şartlarına bakıyor, diğer taraftan da Ali Karaçay hocanın, bana ‘hocam teravih senede bir gelir, vatandaş mağdur olmasın’ ile, Yaşar Abanoz’un ‘hocam millet seni bu akşam teravihi kıldırman için bekliyor’ sözleri arasında bir çıkmaz yaşıyordum.
‘Yolunu bulup gideceğiz’ de… Nasıl?
Yaz mevsiminden bildiğim yolun, kış şartlarını da az çok tahmin edebiliyordum.
Yazın yürüyüşü mükemmel olan yol, kışın ise bir işkence haline dönüşüyordu. Üstelik Haros mezirelerinden hemen sonra bulunan tesislerde kalan bekçilerin dışında, yaklaşık 14 km’lik yol güzergâhında bir Allah’ın kulunu bulmak mümkün değildi. Hele hele günümüzün vazgeçilmezi cep telefonu gibi bir alet oralar için henüz icat edilmemişti. Olsa bile bugünde olduğu gibi kapsama alanı dışında kalırdı.
Bu yüksek köylerde yaşayanların; O şartlarda giden biri için ‘ulaşmıştır herhalde’ ile beklenen henüz gelmediyse, ‘yola girmemiştir’ şeklinde düşünmekten başka çaresi de yoktu.
Çok olumsuz gibi görünen bu tablonun karşısında (bugün de dahil) yol ile ilgili bilinen kötü bir hikâyenin olmayışı, yolun yabani hayvan açısından da güvenli oluşu insanın içini rahatlatıyordu.
Hülasa ısrar karşısında fazla dayanamayan şoförümüz, aracı sürdü…
Uzungöl’den Gölbaşı’na doğru gittikçe kar kalınlığının artığını, bir o nispette de kar ve tipinin devam ettiğine şahit oluyorduk. Belediye ekipleri Gölbaşına kadar yolu açmış olmasına rağmen, minibüs adeta kar küreme aracı gibi yolda biriken karları sağa sola sıçratarak gidiyordu. Ta ki Gölbaşı çıkışında, o dönemin Orman Bölge Müdürlüğünün tesisleri önünde, aracımız kara saplanıp kalıncaya kadar. Şoförümüz “Buraya kadar… Öteye gitmemiz mümkün değil, geri dönelim.” Deyince, yolun kalan kısmını yürüyerek gitmeye niyetlenen Yaşar Abanoz’a -biraz da ısrarla- geriye dönüp belediye ile görüşmemizi yolu açtırıp devam etmemizi önerdim, o da kabul etmişti. Böylelikle Uzungöl’e geri dönmüştük. Lakin sınırlı imkânlara sahip Belediye, ana arterleri açmaya yetişemiyordu ki. Bu yükün üzerine 18 km’lik yolun gidiş gelişi, bir de şiddetli kar yağışı göz önünde tutulduğunda bunun olamayacağını da anlamıştık.
O gece şoförümüz merhum Mustafa Karagöz’e misafir olduk. ‘Sabah olsun hayır olsun’ dedik. Sağ olsun Mustafa ağabey bizi son derece güzel ağırladı ve güzel de bir sahur yapmıştık.
Biz o akşam Demirkapı üst mahalle camiinde kılmaya niyetlendiğimiz teravih namazını Uzungöl merkez camide kıldık. Teravih dönüşü kar yağışının şiddetini azalttığını görmüştük. 30-40 cm civarında bir kar kalınlığı oluştu. Sahura kalktığımızda da hava biraz daha sakinleşmiş ve artık Ramazan’ın birinci gününe girmiştik. Sabah ev sahibimiz bizi Uzungöl kıraathanesine (ki sırf yolcular için açıldı, sobası yakılmış idi) bırakıp, aracına zincirleri takıp Çaykaraya doğru yol aldı. Kar yağışı ise tekrar başlamıştı. Ben sobanın yanında oturup hem yolu hem de teravihe nasıl yetişeceğimizi düşünüyordum. Bir ara geriye dönüp, müftülüğe gidemeyeceğimi bildirip, istifa etmeyi düşünmüştüm. Nasıl olsa kadrolu değildim. Yaşar Ağabey ise yolun açılması için birtakım girişimlerde bulunmak üzere yanımdan ayrıldı. Geldiğinde ise çaresiz bir eda ile bütün yolların bizim yürüyerek gitmemizi işaret ediyordu. Öğle vakti gelmişti ve biz hala Uzungöl’de idik.
Bir ihtimalimiz kaldı. O zamanın ismi ile TEK (Türkiye Elektrik Kurumu) Uzungöl Şefliğinin arazili bir aracı vardı. Karlı yolda diğer araçlara oranla avantajlı olan bu araç, hiç olmazsa gidebileceğimiz yere kadar bırakabilirdi. Sağ olsun talebimize kurum şefi olumlu cevap vermişti. Ancak kar yağışından etkilenen elektrik arızaları vardı ve tek ekiple çözülüyordu. Şef bize bu arızaların bitiminde aracı tahsis edebileceğini söyledi. Olacak ya! Arızalara yenileri eklenince biz, ancak saat 15 civarında –artık gidebildiğimiz yere kadar– düşüncesi ile yola koyulduk. Yer yer kar kalınlığının 50 cm olan yolda, arazili aracımız ile (gösterebileceği en iyi performansı göstermesine rağmen) Uzungöl’ün dışında o zamanlar tek tesis olan Yaylaönü (Haros) komlarından sonraki İNAN’ların tesislerine kadar gidebildik.
Yani anlayacağınız, daha çok yolumuz vardı…
Ben ‘en kötü ihtimalle burada kalır, hava düzelir veya yol açılır öyle gideriz’ diye düşünürken, yol arkadaşım ise aksine yola yürüyerek devam etmemiz konusunda ısrarlıydı ve bu konuda beni ikna etti. Tesislerdeki görevlilerin bu olumsuz hava şartlarında yola girmenin çok mantıklı olamayacağını, hava sakinleşinceye kadar bizi misafir edebileceklerini söylemelerine rağmen biz yola koyulduk. Annemin hazırladığı Ramazanlıklar ile yol arkadaşımın da –nasılsa araçla gideriz– düşüncesiyle aldığı öteberileri, sonraki bir zamanda almak üzere oradaki tesislere bırakıverdik. Sırtımda valizim, bir elimde birkaç ekmeğin bulunduğu poşet, diğer elimde de orada bulup kendime edindiğim bir asa ile geri dönüşü olmayan bir yola giriyorduk. Yaşar Ağabey’de en acil ihtiyaçlarını yanına aldı. Çünkü önümüzde hem uzun hem de kar kalınlığı yüzünden yürümeye engel bir yol vardı. Solaklı deresine paralel devam eden ve yaklaşık 12 km’lik yürüme yolunda kar kalınlığı yukarı çıktıkça artıyor, kar yağışı ise devam ediyordu.
Yedi saatlik bir yolculuk başlamıştı. Kar, diz boyunu aşmıştı ve yürüyüşümüzü bir hayli zorlaştırıyordu. Mihmandarımın boyu uzun ve yapılı biri olmasının yanında, -bölge, yol- tecrübesi ile benden çok daha iyi yürüyebiliyordu. Bazen mesafemiz 80-100 metreye kadar çıkıyor, ara açılınca geriye doğru gelip bir anlamda yolumu açıp yürümemi kolaylaştırıyordu. Mesafeli yürüdüğümüz için konuşmamız da mümkün olamıyordu. Ancak yaklaştığımda birkaç kelam edebiliyorduk. Giydiğim kabanın kara sürtünüp çıkardığı ses ile Solaklı Deresinin sesi eşliğinde karmaşık duygular içinde yürümeye çalışıyordum. Her adımda yürüyüşüm daha da zorlaşıyordu.
Oysa bugün, birçok kişiye macera olabilecek bu yolculuk, bana her geçen dakika eziyet veriyordu. Güzel şeyler düşünmek, bildiğim sure ve duaları okumam manen rahatlamama sebebiyet verirken, bedensel olarak çöküşüme ve yorgunluğuma çare olamıyordu. Aslında muhteşem bir yol manzarası vardı. Bir tarafta akan Solaklı Deresi, yer yer taşların üzerinde bin bir farklı kar şekilleri, yol boyunca gökyüzünü delercesine sağlı sollu yükselen çam ağaçları, onları örten kar ve yere kadar karla beraber secde edercesine inen dalları. Yılan gibi kıvrıla kıvrıla giden yolun bembeyaz örtüsü. Farklı kuşların cıvıltıları… Her bir karesi kartpostal olabilecek kareler vs… Ben ise bütün bunları, ne içinde bulunduğum şartlar gereği görebilecek, ne de hissedecek bir durumdaydım. Tek düşünebildiğim acaba köye ‘varabilecek miyiz’ veya ‘nasıl varacağız’ idi. Çünkü yürüyüş kabiliyetim çok düşmüştü. Sırt çantam ağırlaştıkça ağırlaşıyor, elimdeki iki üç ekmek bile büyük bir yük olmaya başlamıştı. Lakin vaziyeti düşündüğümde sırt çantam ile ekmeklerden vazgeçemezdim. Allah’tan, orucumuzu açabilecek ekmeğimiz vardı. Artık –gidebildiği yere kadar- noktasındaydım. Bütün vücudumu saran özellikle de belimden aşağıya doğru başlayan yorgunluk, dizlerimi dermansız bırakmıştı. Dizlerimi kırıp rahat adım atamıyordum. Tüm gayretimi topluyor, biraz yürüyor sonra duraklayıp dinlendikten sonra yola devam ediyordum…
Bütün bunlar karşısında yol arkadaşımın ‘yaya olarak yola girme fikrine’ evet deme pişmanlığı ile sinir katsayılarım artmaya başladığında, hemen teravih konusu aklıma geliyor, ‘bunda da var bir hayır’ deyip gücümü toplayıp yürümeye çalışıyordum.
Yürüyüşüm artık dayanılmaz bir işkence haline gelince, özellikle diz merkezli olan yürüyüş sıkıntımı karın kalınlığına bağlıyordum. Çünkü adımlarımı atarken bacağımı yaklaşık 40-50 cm kaldırıp öndeki kuyu halindeki arkadaşımın izine koymam gerekiyordu. Yavaş yavaş bunu yapamaz hale gelmiştim. Pantolonumun diz üstünden başlayıp çizmelerime kadar donup bacaklarımı içine alan birer boru haline geldiğini fark ettim. Ben adeta bir robot yürüyüşüne mahkûm olmuştum. Aslında o gün orda tecrübesizliğimin de cezasını çekiyordum. Karlı bir yolda, asla –kadife pantolon– giyilmeyeceğini acılar içinde anlamıştım. Yürüyüş sırasında pantolonumun yüzeyine yapışan kar, kısa sürede donunca boru gibi bir şekil aldı ve bu durum beni çok zorlamaya başlamıştı. Hava kararıyor, iftar vakti yaklaşıyordu ve biz ancak yolu yarılamıştık. Yolun mesafesini bilmem ile durumumu değerlendirmeye çalıştığımda da artık hayat yolunun sonuna geldiğimi, ruhumu Haldızen yolunda teslim edeceğimin hissini veriyor, Rabbimin takdiri böyle olduğunu düşünmeye sevk ediyordu. Uzun bir süre düz yürüdüğümüz yol, Çatma’dan itibaren yokuşlu bir yola dönmüştü. Bu durumda ekstra bir efor sarf etmem gerektiğini her geçen an anlıyordum. Nefes alıp vermekte zorlanıyor, zaman zaman gözlerim kararıyordu. Şuracıkta yığılı veriyim ne olursa olsun diye düşündüğüm çok anlarım olmuştu. Daha yolun ortasındayız ve şartlar git gide zorlaşıyordu. İşin garip tarafı da bir parça kuru odun bulup ateş yakmak bile mümkün değildi. Sığınacağımız birkaç taş kovuğu dışında seçeneğimizin olmadığı yolda ya pes edip başımıza geleceğe razı olacaktık ya da yola devam edecektik. Geçtiğimizi her dönemeç bizi geri dönme fikrinden de uzaklaşıyorduk.
Önünüzde yürüyen bir kişi dışında hiçbir iletişim araç gereciniz yok. Düşseniz oracıkta belki de dakikalar içinde yorgunluğun verdiği hareketsizlikle donacaksınız. Meskûn mahallîn olmadığı bir güzergâh. Nasıl ne zaman ulaşırlar size… Ve dahası… Adeta ölümü ensenizde hissetmekti.
Ramazan’ın ikinci günündeydik ve iftar saati gelmişti.
Bittim artık dediğim bir zaman da Allah’ın bir lütfu ki, yazın mutlaka uğrayıp su içtiğimiz bir pınara yaklaşmıştık. Oraya varınca hemen ekmek ve buz gibi su ile oruçlarımızı açtık. İftar yapmak bize büyük bir enerji vermişti.
İftardan sonra biraz daha güçlendiğimi fark ettim. Üzerimdeki buzları kısmen temizleyip yola devam etmiştik.
Hava da iyice kararmıştı. El fenerine nerdeyse köy girişine kadar ihtiyaç duymadık. Köye girerken de yerimiz fark edilsin diye kullandık. Yol arkadaşımın da şartlara karşı bilgeliği ile yolun sağlı sollu kar yükseltisi bize kılavuz oluyordu. Bu bilge, yol güzergâhındaki elektrik direklerini zaman zaman tekmelemesine anlam veremiyordum. Sebebini sorduğumda ise, tecrübe ile sabit bir eda ile ‘ hatların yoğun kardan ağırlaştığında kopmaya neden olacağını ve elektriklerin kesileceğini’ ifade etmişti. Nitekim o Ramazan ayında 10 gün elektriksiz kaldık. Bereket versin si dünyadan haberimi sağlayan tek vasıta, radyomun pilleri vardı.Vakit yatsı vaktini geçmişti. Artık köyün ışıklarını görünüyordu. Köye biraz daha yaklaşınca, alt mahalle camii odasında teravih sonrası oturan cami görevlisi Mustafa Karaca ile cemaatine, el feneri yardımı ile konumumuzu belirtip seslenince bizleri karşılamaya gelmişlerdi. Bize doğru gelenler yolumuzu açıp, yüklerimizi taşımışlardı. O gece de Mustafa hocanın misafiri olmuştum. Zira yukarı mahalleye gitmek için iki km’lik yolu yürüyecek halim kalmamıştı. Yemek- çay faslı derken sobanın arkasında sızıp kaldım. O gün bana yeni bir hayat bağışlayan Allah’a şükrettim.
Ve biz ikinci günde de ‘senede bir gelen teravih’ için bizi bekleyenlere ulaşamamıştık.
Sonra ne mi olmuş…
Yola çıkışımın üçüncü gününde görev yerime vardım. Lojmandaki su tesisatının, lavaboların giderlerini donmuş olarak buldum. Su ihtiyacımı orada kaldığım süre içerisinde, caminin avlusunda açık halde bırakılan musluktan gidermiştim.
Bir seferinde de su kabını doldurup içeriye bırakıp gelinceye kadar, unutarak kapattığım musluğun donduğunu fark ettim. Hemen su kaynatıp üzerine dökünce açılmıştı.
Üç gün boyunca bana yol arkadaşı olan Yaşar ağabeyin yardımıyla, boyu nerde is belime kadar olan sobayı yakıp lojmana düzen verdikten sonra, o akşam mahalle sakinleriyle Ramazan’ın ilk teravih namazını kıldık. İlginç olan o Ramazan boyunca ortalama 10 kişi ile bütün teravihleri kılmış olmamıza rağmen, kar ve tipi nedeniyle iki veya üç Cuma kılamamıştık.
Yolculuğum boyunca yaşadıklarım ile Ali Karaçay’ın ifadesi ile ‘yılda bir gelen teravih namazlarına ‘Allah ayrı bir kolaylık vermişti.’
Telefon vb. iletişim araçları olmadığı için Çaykara veya Uzungöl’e inen vatandaşların, aileme iyi olduğumun haberini verme ricasında bulunuyordum. Bayram da ise ağabeyim ile bir arkadaşım Demirkapı’ya gelme girişimleri olmuştu. Ancak bu girişim, kardan dolayı yolun kapalı olması sebebiyle Haros komlarına kadar sürmüş ve geri dönmek zorunda kalmışlardı.
İki kez iftar davetine giderken tipiye, bir kez de okulun öğretmeni Ali Oğuz’a giderken çığ tehlikesi yaşadım. Bu çığ tehlikesi nedeniyle de Ramazan bayramdan bir hafta sonra oradan ayrılabilmiştim.
Döndüğümde müftülüğe gidince yaşadığım zorlu yolculuğu bilmişçesine, Ali Karaçay Hoca mütebessim bir çehre ile… ‘Hocam sağ mısın.’? Demesini hiç unutmuyorum. Bende, biraz sitemkâr bir şekilde…
-Evet, hocam Elhamdülillah sağım. Ne de olsa, ‘teravih sene de bir gelir’… Demiştim.
(Yazıyı covid dönemlerinde yazdığım için aşağıdaki temennilerle bitirmiştim..
Bu yılın Ramazan’ında ise ‘sene de bir gelen teravih’ coşkusunu evlerde yaşamaya çalıştık. Camilerimize ‘senede bir gelen cemaatimizi ‘ de teravihlerimizi de özlem duyarak yolcu ediyoruz.
İnşallah önümüzdeki Ramazanlarımız, mukabelelerimizle camilerimizdeki teravihlerimizle toplu iftarlarımızla beraber kucaklaşarak kutlayacağımız bayramlarımız olsun.
Nice ‘senede bir gelen teravihlere’
Yazımı bitirirken,
Bu zorlu teravih yolculuğumun tanıklarında olan merhum Şoför Mustafa Karagöz’e, rahmet diliyorum. Mustafa Karaca hocam ve değerli ailesine, Yaşar ve Kazım Abanoz’a, Demirkapı halkına, dönemin (TEK) Uzungöl İşletme Şefine, dua ve desteklerini her daim hissettiğim başta annem ve aileme…
Ve tabii ki bu yazıyı sabırla okuyan siz değerli okuyucularıma çok ama çok teşekkür ediyorum…
Camilerimizin imar ve ihyası için çalışan banilerimize ve hayatın her anında bizlerle beraber olan din görevlilerimize Rabbim sağlık ve afiyet versin. Vefat edenlere rahmet eylesin…
Büyük puntolarla…
Camiler ve Din Görevlileri Haftanız kutlu olsun…
AI Tarafından yapılan Sesli-Yorumu youtube kanalımda veya aşağıdaki resme tıklayarak dinleyebilirsiniz